GÜNDELİK YAŞAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GÜNDELİK YAŞAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Kasım 2010 Cuma

SÜRPRİZ DÜĞÜN

11941570
Aslını ararsanız ne Deniz Akkaya ilgilendirir beni, ne 11 aylık kızı, ne de kızının babası.

"Eee o zaman bu yazıyı niye yazıyorsun?" diye sorabilirsiniz.

Sabah sabah elime aldığım gazetelerde Deniz Akkaya'nın kızının babasının başka biriyle sürpriz bir şekilde evlendiği ve düğünü de Deniz'e nispet olsun diye Deniz Akkaya'nın evinden görebileceği bir otelde yaptığı yazıyordu.

Haddim değil ama bazen yazılı basını mahalle aralarında dedikodu yapan teyzelere benzetiyorum.

Bu ne anlamsız bir durumdur ki insanların özel hayatı bu kadar deşifre oluyor. Üstelik ortada bir çocuk varken.

Belli ki sıkıntılar yaşanmış bu ilişkide.
Üç tane taraf var, biri çocuğu ile başbaşa kalmış bir kadın, biri çocuğun babası bir de yeni gelin.
Zaten mutlaka bir biçimde ortak karar verilmiştir, "nispet" li haber yapıp, "nispet" yapmaya ne gerek var ki?

İnsanlar birlikte olur, ayrılır, çocuk yapar veya yapmaz başkasıyla evlenir, ya da evlenmez çünkü hayattır bu ve yaşanmalıdır. Bunu tutup da amiyane bir biçimde haber yapmak hiç etik değil.

İnsan olduğumuzu unutmasak ya da hiç değilse zaman zaman hatırlasak hayat belki daha yaşanılası olurdu !!!

4 Kasım 2010 Perşembe

UZUNLAR KISALARIN KÖLESİDİR

wonder_woman_day_submission_1_by_fourpanelhero-d2z9d2pUzun boyum, güzel huyum :)

Boyumdan çektiğimi hiç bir şeyden çekmedim şu dünyada.

Kimi zaman avantaj ama kimi zaman da dert olmuştur uzun boyum bana.

İlkokul birinci sınıfa 5 yaşımı doldurduğum yıl başladım. -O zamanlar okula başlama yaşı 7 idi.- Annemle babam "elinden defter kalem düşmüyor boyu da uzun bu kesin ilk okulu kıvırır, becerir" diye düşünmüş olmalılar ki, erken okula vermişler beni.

Ne kötü bir şey sınıfın yaşça en küçüğü olduğum halde bütün sınıf bana abla derdi ve ben aslında o kadar küçüktüm ki öğretmenime abla derdim:)..

Babamla parka gitmeyi çok severdim, onun için hafta sonunu iple çekerdim.

Parka yaklaştığımızda koşa koşa salıncaklara giderdim önce.

Daha salıncağa binip beş dakika sallanmadan, teyzeler gelirdi yanıma, bilmiş bilmiş bakarladı yüzüme :- “ Kocaman kız olmuşsun utanmadan hâla salıncağa biniyorsun, in bakiiim salıncaktan da kardeş binsin birazcık. - Kardeş dediği de ilk okul 2’ye falan giden bir kardeş -, benden büyük yani.

Nereden bilsin kadınlar çocuğun boyu uzun işte.

Yıllar sonra oğlumla birlikte Moda’daki çocuk Parkına gidince burnumun direği sızlaması bundan mıdır acaba?

Annem perde ve tülleri yıkadığında bana astırırdı hep.
Dayıcığım bu durumu “ Uzunlar, kısaların kölesidir “ şeklinde özetlese de, perde ve tül yıkanan günler hep kabusum olmuştur.
Hoş yıllar sonra da değişen bir şey olmadı. Evde halen perdeleri ben asıyorum.

Sınıfın en arka sıralarında ben otururdum. Bayramlarda mutlaka törenlerde bayrak ya da flama taşırdım. Bu ben ve benim gibi bir iki arkadaşım için büyük sorumluluk ve değişmez görevdi. Gerçi bu görevi her zaman severek yerine getirmişimdir.

Annemin, anneannemin uzanamadığı raflara, dolap tepelerine uzanmak, dolap içinden eşya almak ya da eşya koymak sırasında aranılan tek kişiydim.

En çok da yaşımın büyük göstermesine içlenirdim.

İlk okul üçüncü sınıfa giden beni, ortaokul üçe gidiyorum zannederlerdi. O koca boyumla ilkokul 5. sınıfta siyah önlük beyaz yakalı okul giysilerimi giymek zor gelirdi bana.

Yıllar sonra boyumun avantajını da kullandım tabii.

Hamilelikten sonra 80 kiloya kadar çıktım.
Başka bir bedende obezden hallice görülebilecek bu durum bende sadece balık eti görünümü yarattı:)

Eee sorun bakalım ben bu yazıyı niye yazdım?

Az önce alışveriş yaparken çok güzel topuklu ve şık bir çizme gördüm.
Çizmeyi giydim boyum 10 santim daha uzadı kendimi leylek gibi hissettim ve almaktan vazgeçtim tabii çizmeyi.

Ne yapayım sağlık olsun.
Uzun boyum alınma sakın Seni hep sevdim aslında, sevmeye de devam edeceğim :)

Fotoğraf : www.deviantart.com

31 Ekim 2010 Pazar

REYTİNG MAKİNESİ

tpaojatxnjzknx0nllco Bizim evde yıllardır bir reyting makinesi var.

Küçük, fazla büyük bir şey değil.

Küçük olmasına rağmen tahminleri inanılmaz tutuyor.

Onun derecesini yüksek tuttuğu diziler kesinlikle birkaç sezon oynuyor.

İtiraf etmem gerekirse, başlangıçta beğenmesem bile, evdeki reyting makinesine göre sonradan beğendiğim diziler de oldu benim.

Bizim makinenin tahminleri ilk kez Avrupa Yakası ile başladı.

O zamanlar daha da küçüktü. Müziği onu çok etkilerdi.

Dizi başladığı zaman salonun ortasında müzik eşliğinde dans etmeye bayılırdı.

Ondaki bu hoş tepki Avrupa Yakası’nı izleme nedenimdir.

Kavak Yelleri’ nin ilk başladığı günü hatırlıyorum, kumanda elimdeydi ve kanal değiştirmeye hazırlanıyordum ki, minik makine engel oldu.

Yine dizi müziği eşliğinde dans etmeye başladı.

O gün bu gündür Kavak Yelleri birkaç sezondur devam ediyor.


Oğlumdan söz ediyorum, ciddi bir reyting ölçer o.

Özellikle, son iki yıl içindeki reyting tahminleri de muhteşem.

Akasya Durağı, Geniş Aile veee geçen sene de tahmininde yanılmadı Türk Malı.

Haa, bu arada, Adanalı ve Arka Sokaklar da var tabii ama bu iki dizi bizim evdeki RTÜK'ün hışmına uğradı. Evdeki RTÜK başkanı da ben oluyorum bu arada:)

Eğer Televizyonun karşısına geçip de bir diziyi gözünü kırpmadan izliyorsa ve asla kanal değiştirmiyorsa o dizi mutlaka tutuyor, reytingleri tavan yapıyor.

Ancak bazı eleştirileri de var dizilerle ilgili.

Paylaşayım da içimde kalmasın :

Akasya Durağı’ nı izliyoruz bir kelimeye takılıyor oğlum :
- “ ÇÜŞÜNÜZ ne demek anne? Ayıp bir şey mi? “
Aynı şey Türk Malı’nda oluyor :

- “ Annecim, ALLAH BELANI VERSİN ne demek, ALLAH BELANI VERMESİN ne demek? Hangisi daha kötü?"

- “ O HA” ayıp bir kelime mi anne? " ( Bu hangi dizideydi hatırlamıyorum )

Ayrıca;

- “ Aaa anne Bihter ölmemiş bak başka diziye geçmiş, Behlül de Ezel’de oynuyor zaten “

- “Aman anne şu Kavak Yelleri’nde Aslı ile Efe ne zaman karşılaşacak yaa, ben çok sıkıldım. “
- " Anne var ya şu Küçük Sırlar'ı sırf SU için izliyorum ":)
Eee, ben bu yazıyı niye yazdım?
1- Çocuk deyip geçmemek lazım, her şeyin farkındalar.
2- Argo veya argoya yakın kelimeler dizilerde daha az kullanılırsa televizyon gerçek amacına ulaşır mı?
3- Bir çocuğun anlayabileceği diziler bu kadar reyting rekoru kırabiliyorsa çocuklar mı çok akıllı, biz mi daha basit düşünür olduk?

27 Ekim 2010 Çarşamba

HAK VERİLMEZ ALINIR HEM DE SÖKE SÖKE !

57 Oğlumla yazın yaşadığımız bana Ağustos ayını zehir eden bir yüzme kursu maceramız vardı bizim.

Oğlum 4 haftalık yüzme kursuna sadece iki kez gidip havuzda 10'ar dakikadan fazla kalamadığı ve akabinde rahatsızlandığı için kursa devam edemediği halde, ücret iadesini istedim diye bana bir sürü olay çıkartan bir kuruma ağustostan beri savaş açtım ben.

Tek başıma !! Arkamda hiç bir tanıdık sırt, ya da torpil olmadan.

Bu gün de şikayetimi Tüketici Mahkemesi'ne taşıyorum.

Sıradan bir vatandaş olarak hakkımı arıyorum.

Kazanırsam ne ala, kazanamasam da önemli olan susmamak ve iyi savaşmaktır en azından karşı taraf mahkemelik olduğunda bunu anlayacaktır !!!

Bu yaşadıklarım susan ya da susturulduğu için hakkını arayamayan tüm tüketicilere emsal olsun.

Hadi bakalım rast gelsin, hakkımızı vermeseler bile biz arayıp bulalım.

25 Ekim 2010 Pazartesi

OLABİLİYOR!!

pinguin

Benim için birkaç gün önce önemli olan bir konunun birkaç gün sonra önemi kalmayabiliyor.

Yıllar önce büyük bir beğeni ile okuduğum bir kitabı yıllar sonra tekrar okuduğumda okuduklarım bir şey ifade etmeyebiliyor.

Büyük bir keyifle hazırlayıp beğenerek yediğim bir yemek birkaç tekrardan sonra aynı lezzeti vermeyebiliyor.

Eski iş yerimde arkamı döndüğüm anda kuyumu kazdığını bildiğim biriyle yıllar sonra karşılaştığımda, içimde ona karşı kin veya nefret gibi hiçbir duygu kalmayabiliyor.

Yaz aylarında beni bunalttığı için köşe bucak kaçtığım güneş, sonbahar bulutlarının arasından başını uzattığında beni mutlu edebiliyor.

Hiç ummadığım bir anda yediğim bir dilim çikolatalı pasta, kilo alma korkusuyla pişmanlık uyandıracağına çocuk gibi sevinmeme neden olabiliyor.

Uykusuz geçen bir gecenin ertesi gününde enerji içeceği içmiş gibi dinamik olabilirken, çok güzel uyuduğum bir gecenin ertesi günü tembellikle geçebiliyor.

Yazma tutkumun bana kazandırdığı blog arkadaşlarımla bu kazanımı ete kemiğe büründürdüğüm an, sadece yazılarından tanıdığım blog arkadaşlarım kırk yıllık dostum gibi olabiliyor.

Kırk yıllık dostum dediklerimin bazıları dost hanemde yıllar geçtikçe eksiye düşebiliyor.

Nedir bunun adı?

Hayat böyle bir şey mi?

Yoksa bunlar insanlık halleri mi?

20 Ekim 2010 Çarşamba

HEY GİDİ HALİT AMCA

antalya-15_buyk

Uzak denizlerin kaptanıydın sen benim çocukluğumda.

Çocukluk arkadaşlarım olan iki kızın için " iki kızım iki gözüm" derdin.

Kaptandın ya, dünyayı dolaşıp duruyordun ya, kahramandın gözümüzde her daim.

Dün seni yıllar sonra hasta yatağında gördüğümde bunları düşündüm.

Çok az zamanın kalmıştı.

Üstelik gideceğinin sen de farkındaydın.

Hey gidi Halit Amca sen de gideceksen eğer; hayata dair ne yapsak ne söylesek boş.

Dün üzüntüden hiç konuşamadım yanında sadece buruk bir tebessüm vardı dudaklarımda.

Bir varmış bir yokmuş diye başlayan bir masal sanki hayatlarımız ve hepimiz kendi masallarımızın kahramanıyız.

13 Ekim 2010 Çarşamba

KİTAP KOLEKSİYONCUSU

ssa41625

1979 yılındayız.

Aylardan Aralık.

Kadıköy Kız Lisesi’nin deniz manzaralı “yeni” binasının en üst katındaki sınıflarından birindeyiz, Türkçe dersindeyiz.

Öğretmenimizin öyle etkileyici anlatış biçimi var ki, bir ay önce Üsküdar açıklarında batmış, Kadıköy’ü felaketin eşiğinden döndürmüş, denizin ortasında alev alev yanan “İndependenta” adlı gemiden yükselen alevler bile dikkatlerimizi dağıtmıyor.

Dersin bitimine on beş dakika kala öğretmen sınıfla sohbete başlıyor ve öğrencilere soruyor : “ – Çocuklar koleksiyon yapıyor musunuz?”
Sınıf olarak cevaplar vermeye başlıyoruz.

Kimimiz utana sıkıla hâlâ bebek koleksiyonu yaptığını söylüyor, kimimiz, peçete, kimimiz pul.

Ben ve birkaç arkadaşım kart koleksiyonumuzun güzelliğinden söz ediyoruz.

Öğretmenimiz her birimizi özenle dinledikten sonra konuşmaya başlıyor:

-“ Evet çocuklar bunların hepsi çok önemli ama siz mutlaka kitap koleksiyonu yapın. Emin olun ki en güzel koleksiyon budur. Bu koleksiyon sizi her zaman hayatın bir adım ötesine taşıyacaktır. “

Ders bitiyor; üzerinden otuz yıl geçiyor.

Bu anı yıllar sonra gözlerimin önüne bir kitap evinde kitaplar arasında kaybolmuşken geliyor.

Evde okunmak için onlarca kitap beni beklerken, sahaflardan, kitap evlerinden ellerimde kitaplarla çıkma sebebimi buluyorum.

Hızımı alamayıp internetten bulamadığım kitapları neden sipariş ettiğimi de anlıyorum.

Ben bir kitap koleksiyoncusuyum.

Kitaplar arasında kaybolmayı, onları edinip zamana yayarak mutlaka okumayı seviyorum.

Kitap satın alma konusundaki tutkumun “alışverişkolik” le ilgisi olmadığını bu anım sayesinde fark ediyorum.

Alış veriş konusunda kendimi bir biçimde kontrol edebilen biri olduğuma ve bunu kitaplara yapamadığıma göre iyice anlıyorum ki, söz konusu kitap ve okumak olduğunda ben gerçekten iyi bir koleksiyoncuyum.

Kitaplar arasında nefes alan, bundan mutluluk duyan bir kitap koleksiyoncusu…

8 Ekim 2010 Cuma

HAYATIN ELLERİNDEN TUT

  • 4Ne zaman seni düşünsem; yüreğimden küçük bir kız çıkıverir, gülen güzleriyle geçer oturur karşıma.

    Sonra ellerimden sıkıca tutar alır götürür beni çocukluğuma.

    Ne zaman seni düşünsem; aklıma bayram sabahları gelir ve ille de seninle gitmek istediğim lunapark maceraları.

    İlle de seninle birlikte binmek istediğim çarpışan otolar ve dönme dolaplar.

    Dönme dolabın en tepesinde korkup sıkı sıkı ellerinden tuttuğumda senin
    -“ Korkma, aşağı bakma, şehrin manzarasını izle bak ne güzel”
    deyişin.

    * * * *
    Bu sabah da bunları düşündüm.
    Senin için bu satırları yazarken, seni günlerdir yattığın yoğun bakım odasından ameliyathaneye götürmekte olduklarını biliyorum.

    Uzaktayım, yanına şimdilik gelemiyorum. Nefessiz kaldım güzel haberlerini bekliyorum.

    Yüreğimden çıkan o minik kız var ya, ellerimi sımsıkı tutuyor benim.
    Gülümseyerek “- Korkma diyor; korkma her şey yoluna girecek, eskisinden daha güzel olacak her şey. Senin ellerinden tuttuğum gibi O da hayatın ellerinden tutuyor çünkü, emin ol buna” diyor.

    İnanıyorum o küçük kıza. İnanmak zorundayım çünkü, başka çarem yok!

    Sıkı tut olur mu hayatın ellerinden, sakın, sakın bırakma…
  • 7 Ekim 2010 Perşembe

    BENDEN HABERLER

    22
    Birkaç haftadır internet ortamında yoktum.

    Ne yazı yazabildim ne blog okuyabildim.

    Hayatın tam da orta yerine bodoslama düştüm ve anladım ki , internet ortamı ile günlük hayat arasındaki ilişki ters orantılı.

    Eğer internete, bilgisayara, yazı yazmaya çok zaman ayırabiliyorsanız günlük hayattan uzaklaşıyorsunuz, tersi durumda sanal alemden uzaklaşmak mümkün. Belki de bu sadece benim için geçerli.

    Peki bu arada neler yaptım ?

    İşte madde madde anlatayım reel alemimde olup bitenleri :

    1- Okullar açıldı. Yeni ders yılı, kitap, defter, kalem silgi ve tabii ders çalışma süreci olanca hızıyla başladı. Bu yıl pek hevesliyiz bakalım Allah bozmasın :)
    2- Benim derslerin başlamasına da az kaldı, yeni dönem ders notları ve soru bankaları arasında sıkışıp kaldım, nefes almak istiyorum.
    3- Rutin sağlık kontrollerimi yaptırdım. Mamografi , ultrason vs. Neyse ki sonuçlar iyi.
    Düşündüm de bıçak sırtında yaşıyoruz aslında, çok dikkat etmeliyiz sağlığımıza çokkk.
    4- Annemin kansızlık problemine tam çözüm getirmişken bu sefer de katarakt ameliyatı olması gerektiğine karar verildi ancak sol gözünde retina kırışıklığı varmış doğuştan ( bunu da ilk kez duymuş olduk ) katarakt ameliyatı riskli olabilirmiş şimdi de bununla uğraşıyoruz. Umarım her şey yoluna girer.
    5- Bilgisayarım çöktü yine; bir sürü yazım ve www.hayatizlerim.com’a giriş şifrem silindi, her şey sil baştan oldu yani.
    6- Sanal alemden uzaklaşıp, reel aleme bodoslama dalan benim hayatımda olmazsa olmaz tek şey, kitap okumak olduğu için bu dönemde bana Ayfer Tunç’un Kapak kızı adlı romanı eşlik etti. Yazarın ilk romanı Kapak kızı ve bildiğim kadar ile son romanı Yeşil peri Gecesi ile bağlantısı olan bir roman. Bu vesile ile Ayfer Tunç severler duyurulur.
    7- Yazılarım silinince özellikle kitap tanıtımlarım ve naçizane yemek tariflerim için blog spotta bir sayfa açtım. Sayfamın adı; www.kitapseslerimutfakhalleri.blogspot.com
    Böylece www.hayatizlerim.com a kardeş gelmiş oldu?

    8- Bu arada sevgili dayıcığım by pas olacak. Eğer tüm tahlilleri olumlu sonuç verirse yarın ameliyat olacak. Ailecek nefesimizi tuttuk bekliyoruz. Bana İstanbul yolu gözüküyor galiba.

    Benden haberler şimdilik böyle.

    Bakalım işlerimi yoluna koyduktan sonra sanal alemle, gerçek alem arasında denge kurabilecek miyim?

    Yeni yazılarda buluşmak üzere :)

    5 Eylül 2010 Pazar

    KİM TRAFİK CANAVARI?

    traffic_lights Hafta sonu tatili bitip de Pazar akşamı Antalya’ya dönerken trafik canavarının bizzat kendimiz olduğunu bir kez daha anladım.

    Antalya Alanya karayolunun dönüş istikametinde tüm araçlar olması gerektiği hızla yollarına devam ederken birden yola iki tane adam fırladı.

    Adamlar yavaşlamamız için bütün araçları uyarıyordu. Biraz hızlı araç kullansak bu adamlara çarpma olasılığımız çok yüksekti, çünkü yol o kadar karanlıktı ki, ilk anda önümüze fırlayanın ne olduğunu bile anlayamadık.

    Önce trafik kontrolü var sandık; ancak daha sonra farkına vardık ki kaza olmuş.
    Bir özel otomobil motosiklete çarpmış, motosikleti kullanan adam yerde yatıyordu, önümüze fırlayanlar da bizi adamcağızı ezmememiz için uyarıyordu.

    Bana garip gelen, trafiğin bu kadar yoğun olduğu bu ana yol üzerinde hiç bir aydınlatma aracının olmamasıydı.

    Hani televizyonlarda izliyoruz ya zincirleme kazalar, ezilen kişilere tekrar tekrar çarpan araçlar; işte bu kazalar bu şekilde oluyormuş meğer; tecrübeyle sabitlemiş olduk.

    Yaralı adam bir kenarda yatarken ben o telaşla 112’yi aradım. Telefona çıkan görevliye kazayı haber verdim. Bana verdiği cevap da ilginçti : “ İyi ki aradınız, az önce aradılar ama tam adresi alamadık !!!”.

    Yani ben aramasam oraya ambulans ulaşacak mıydı doğrusu sonradan çok merak ettim.
    Umarım telefonum ve kaza yerini görevlilere ayrıntılarıyla tarif edişim işe yaramıştır.

    Yolumuza devam ederken kendi kendime konuşuyordum : – “Turizm cenneti bir şehrin ana yolunda hiç aydınlatma olmaması kazaya davetiye değil de ne?
    Bu şimdi trafik canavarının oyunu mu yoksa hepimiz birer canavar mı büyütüyoruz içimizde?
    O canavarı ihmalle, ciddiye almamakla, dikkatsizle adam sendecilikle besleyerek …”

    İnsan hayatı zaten pamuk ipliğine bağlı, Türkiye koşullarında gün geçtikçe pamuk ipliğinin kopmak üzere olan ucunda yaşıyoruz.

    Fotoğraf : www.deviantart.com

    31 Ağustos 2010 Salı

    YILANNNNNNN !!!

    alp12

    Kayahan’ın o ünlü şarkısında söylediği kadar cesur değilim ben.

    “ Yılandan korkmam yalandan korktuğum kadar.”
    Yalanı sevmem, hiç sevmem hem de, ama yılandan korkarım.

    Her renginden, her çeşidinden hem de.

    Görüntüsü soğuk gelir; o yerlerde sinsi ve hızlı bir şekilde sürünmesi soğuk gelir, uzun uzun yazmayayım şimdi…

    Geçen hafta sonu, o çok sevdiğimiz yazlık kır evimizde, önce minik çilek tarlamızın içinde, sonra da nar ağacının üzerinde gördüm onu.

    Görmeseydim eğer, bu yazı asla yazılmayacaktı.

    Tek tük kalmış pembe minik çilekler ve olmaya yüz tutmuş narların arasında bahçe sanki onunmuş gibi salına salına, pardon sürüne sürüne geziyordu !!!

    Çileklerin arasında ilk gördüğümde verdiğim tepki evlere şenlikti ama asıl bir iki saat sonra nar ağacında gördüğümdeki halimi anlatmama gerek yok sanırım.

    O da beni her iki seferde gördü, hatta benim onu gördüğümden daha önce gördü ve o çeviklikle kaçıp gitti.

    Rengi griydi, görüntüsü soğuktu.

    Sonradan öğrendik ki; gri yılan yılanların içinde en zehirli olanıymış.

    Bir de kindarmış bunlar.

    Yılanın eşini öldürürsen o da bir şekilde öldürenden intikamını alırmış !!

    Bunları dinlerken kanımın donduğunu hissettim, Antalya’nın o ünlü “kakalak” larına falan saygı duymaya başladım.

    En azından; kanatlıydılar, kocaman antenleri falan vardı ama kindar değillerdi zavallılar. Üzerine basılınca, bulundukları ortam ilaçlanınca ölüp gidiyorlardı; bir de intikam peşinden koşmuyorlardı.

    Sivrisinekler gözüme sevimli gelmeye başladılar; ne olacak yani ısırınca biraz kaşınıyoruz o kadar; yılan öyle mi ya o ısırınca doğrudan acil servislik oluruz herhalde diye düşünmeye başladım.

    Eee, peki ne yapacağız bunlar kindar diye? Önlerinde hürmetle eğilecek miyiz? Nasıl kurtulacağız bu hayvanlardan?

    Bir tarım ilacı firmasında çalışan arkadaşımı aradım sonra, ondan öğrendiğime göre yılana kesin çözüm kükürtmüş.
    Kükürtün olduğu yere yılan gelmezmiş.

    Hemen eşim duruma müdahale etti. Bahçeyi, evin çevresini kükürt cennetine çevirdi.

    Ama bu bana yetmedi !!!

    Duruma daha kesin, net ve hatta dahiyane bir çözüm buldum.

    Bu çözümden de şimdilik çok memnunum; yılanlar bahçeden kaçana ya da ne bileyim yok olana kadar yazlığa gitmeyeceğim :)



    Fotoğraf : Bahçemizden.
    Bu kadar maceradan sonra yazıma yılan resmi koymak istemedim:)

    23 Ağustos 2010 Pazartesi

    HER ŞEY DAHİL!!

    resim-032Tatil Nasıl Geçiyor?

    Bu aralar en çok duyduğum soru bu?

    Tatil nasıl geçiyor?

    Hemen anlatayım :

    Haziran : Derslerim mayıs sonu bitti, okullar tatil oldu, oğlumla baş başa kaldık.
    Oğluma karne hediyesi gitar aldım, ikimizde de bir heves bir heves, onda öğrenme ben de öğretme hevesi, o boş tellere basmayı öğrendi; arada bir cıvıttı ama olsun kabulümdür; anne oğul haziranda ağustos böcekleri gibiydik, bu arada ay ortasında deniz mevsimini de açtık.
    - Deniz mevsimini açma sebebim tamamen oğlumla ilgilidir, deseler ki deniz kıyısında mı yaşamak istersin yayla da mı, tercihim yayla da yaşamak olur ve hatta dağ bayır yürümek oraları keşfetmek ilk tercihimdir. –


    Temmuz : Yazlık bir şehirde yaşadığımız için misafirlerimiz geldi, deniz maceramız artan sıcaklarla doğru orantılı olarak devam etti.
    Bu arada kitaplarım beni, ben onları hiç yalnız bırakmadık. ( Bunları da ayrıca yazacağım )
    Hava iyice ısındı yazın keyfi kaçmaya başladı!

    Ağustos : 1 Ağustos 2010 tarihinden beri hastayım, hastayız, hastalar şeklinde yaşayıp gidiyoruz.
    Önce şiddetli bel ağrılarım oluştu. Kendimi tedavi etmek için doktora hastaneye gidip gelirken, annem ardından oğlum hastalandı.
    Geçen geceyi de oğlum için acilde geçirdik.
    Ağustos başında burcumu okumuştum.
    “ Dikkatli ol sevgili oğlak; Plüton ters açı yapıyor, olumsuzluklara hazır ol” gibi şeyler yazıyordu.

    Bunu Plüton yaptıysa çok ayıpladım kendisini, oysa çocukken, ona çok acırdım ben, - güneşe en uzak gezegen, nasıl soğuktur kimbilir - falan diye gezegen de olsa kimseye acımamak lazım demek ki:)

    İşte bizde tatil böyle geçiyor.

    Her şey dahil şeklinde.

    Mutluluk, sıkıntı, eğlence, hastalık vs. vs….

    Ben herşeye rağmen fotoğrafta gördüğünüz kedimiz Çilek gibi yaşadığı andan keyif alma derdinde:))

    10 Ağustos 2010 Salı

    GEREKSİZ YORUM

    untitled1Sizin yazılarınıza ve sayfanıza da oluyor mu?

    Ben çok sıkıldım artık.

    Hiç tanımadığım ve tanımam mümkün olmayan insanlardan saçma sapan yorumlar alıyorum.

    Genellikle Rusça ve İngilizce olarak gelen bu yorumlar bir sürü porno sitelerinden, uyuşturucu ilaçlardan, haa, bir de viagradan söz eden yazılar içeriyor.

    Sayfamda bunları istenmeyen olarak işaretleyip silsem de kımıl zararlısı şeklinde çoğalıyorlar.

    Bunlardan kurtulmanın bir yolu var mıdır?

    Yoksa ben oturup her gün ya da gün aşırı gelen 379 tane abuk yorumu silmek zorunda kalıp bilgisayar başında bir de buna mı mesai harcayacağım?

    Son günlerde o kadar çoğaldılar ki başa çıkamaz oldum artık.

    Böcek ilacı gibi ilacı olsa keşke bunların da üzerlerine sıksak, o zaman işimiz daha mı kolay olurdu ne?:)

    Gerçekten fikrinize ihtiyacım var arkadaşlar, spam midir nedir bunlar, nasıl kurtulmak gerek?

    5 Ağustos 2010 Perşembe

    FACEBOOK KULLANIM TESTİ !!

    untitled


    1. Facebook’a girme amacınız nedir?
    a- Çevremi genişletmek
    b- Nuh nebi yıldan kalma arkadaşlarımı bu saatten sonra ne işime yarayacaksa bulmak
    c- Face book mu? O da ne?

    2. Facebooktaki profil resminizi ne kadar sıklıkta değiştirirsiniz?
    a- Gün aşırı
    b- Haftada bir; hatta hiçbir resmimi beğenmeyip en son bebeklik fotoğrafımı bile koydumdu
    c- Profil resmi mi? Profilden mi çektirmek gerekiyor acaba?

    3. Facebooktaki arkadaş sayınız kaç?
    a- 500 – 1500 arası
    b- 100- 300 arası
    c- Kendi arkadaşlarım bana yetiyor

    4. Facebook kullanmak nereden aklınıza geldi?
    a- Sanal alemde denizden babam çıksa yerim.
    b- Arkadaş zoruyla
    c- Facebook nedir kardeş?

    5. Facebook’da yan tarafta yer alan tanıyor olabileceğin kişiler senin için ne ifade ediyor?
    a- Kesin bir yerlerden tanıyorumdur
    b- Tanıyor olabilirim
    c- Yan taraf ne kardeş?

    6. Facebook’da paylaşılan videolar için ne düşünüyorsun?
    a- Çok beğeniyor ve gerekli buluyorum
    b- Eh işte ne bileyim
    c- Video mu paylaşım mı? Paylaşım video ile mi oluyor artık ? Neyi paylaşıyorlar ki?

    7. Facebook’da kaç fotoğraf albümünüz var?
    a- Sayısını unuttum
    b- 3 -5
    c- Benim albümler evde, salondaki büfenin çekmecesinde duruyor



    Sonuç :
    -a - lar çoğunluktaysa; facebook ve siz ayrılmaz parça olmuşsunuz bile tebrikler !!!

    -b- ler çoğunluktaysa; facebook sizin için fazla bir anlam ifade etmiyor; olsa da olur olmasa da.

    -c- ler çoğunluktaysa; facebook sizin için hiçbir şey ifade etmiyor, İngilizce biliyorsanız , ayrı ayrı “face” ve “book” kelimelerinin anlamlarını biliyorsunuz o kadar,
    sizi de ayrıca tebrik etmeli !!!

    29 Temmuz 2010 Perşembe

    ŞAKA GİBİ !

    untitled2Yazıma başlık ararken çok düşündüm.

    “ Yurdum insanı”, “ İnsanlık Hali”, “ Ben mi Manyağım?” gibi başlıklar yaşadıklarım yanında hafif kalabilirdi.

    En sonunda “Şaka Gibi “ de karar kıldım.

    Hâlâ düşünüyorum, tuhaflık bende mi diye?

    Eğer yazımı sonuna kadar okuma sabrı gösterirseniz bu konudaki görüşleriniz beni gerçekten mutlu edecektir.

    Gelelim yazının konusuna;

    Yaklaşık bir aydır oğlumla birlikte ya da tek başıma tanımadığım - hani sokaktaki insan deriz ya -, işte o insanlarla yaşadığım diyaloglar bu yazının konusu .

    Hadi başlayalım :

    1- Oğlumla belediye otobüsündeyiz, önümüzdeki koltuklarda yaşlı bir çift oturuyor.
    Çiftin erkek olanı oğlumla sohbete başlıyor diyalog aynen şu :

    Yaşlı adam : Sen dondurma sever misin?
    Oğlum : Evet severim.
    Yaşlı Adam : Hadi inelim de ben sana dondurma alayım olur mu?
    Oğlum : Anne, bak dede dondurma alayım diyor, alsın mı? İzin verir misin?

    Ben : Şey beyefendi siz iyi bir şey yaptığınızı mı sanıyorsunuz, böyle konuşarak çocuğa önüne gelenle gitmesini, eline verilen her şeyi almasını öğretiyorsunuz.

    Yaşlı Adam : Benim kötü bir niyetim yoktu, pardon hanımefendi.
    Ben : Ben sizi tanıyor muyum? Nereden bileceğim niyetinizin iyi mi kötü mü olduğunu? Yanlış örnek oluyorsunuz küçük çocuğa.
    Geleceğimiz yere vardığımızda oğlumla otobüsten iniyoruz. Ben de çocuğa sürekli tanımadığımız kişilerden hiçbir şey alınmaması gerektiğini anlatıyorum.

    * * * * * * *

    2- Birkaç gün sonra yine otobüsteyiz.

    Yanımda oturan oğlum, yaşlı ve bastonlu bir adam otobüse binince kucağıma oturup adama yer veriyor ve adam da oturuyor ama o da ne? Adam cebinden 1 TL çıkartıp oğluma veriyor.

    Oğlum şaşkın yüzme bakıp :

    22 Temmuz 2010 Perşembe

    DOĞAÇLAMA TATİL NASIL BURNUNUZDAN GELİR?

    untitled1
    Bu yazıda, kuzenlerimin İstanbul’dan ani bir kararla Antalya’ya tatile gelmesi sonucunda hep beraber yaptığımız kısa tatilin ne kadar şahane geçtiğini ve tatilin bana ne iyi geldiğini anlatmak isterdim.

    Aklımda böyle de bir yazı oluşturmuştum.

    Her şey gerçekten çok güzeldi, zamandan çaldıklarımı da sözüm ona kimse anlamamıştı.

    Dersanede bütünleme kurslarım başlayacağı için geri dönüşümüz biraz erken oldu.

    Eve döndüğümüz akşam, evde yaşadıklarımız o kadar komikti ki paylaşmak istedim.

    Yaşadıklarımızın üzerine anladım ki hırsızlık kötü bir şey. :)
    Zamandan da olsa çalmayacaksın kardeşim, fitil fitil burnundan gelebiliyor çaldıkları insanın.:)

    Tatil dönüşü tatil gerçekten güzel geçtiği için içimiz biraz da burkularak eve girdik.

    Hava o kadar sıcaktı ki ev havasız kaldığı için pencere ve balkonları açtık.

    Oğlum ılık bir duştan sonra uyudu. Ben de tatil dönüşü sıkı bir çamaşır manyağı olduğumdan hemen tatil kirlilerini makineye koyup makineyi çalıştırdım.

    Ne olduysa bundan sonra oldu.

    Eşim, mutfaktaki musluğun su kaçırdığını fark edip gecenin bir vakti tamire kalkıştı, musluğun sağ tarafındaki bozuk parçayı çıkartayım derken musluk patladı ve mutfak bir anda küçük bir gölet haline dönüştü.

    Yapılabilecek en doğru hareket hızlı adımlarla aşağı inip vanayı kapatmaktı; eşim bunu yapana kadar ben mutfakta yüzmeye başlamıştım !!!

    Bu sırada hiç beklemediğimiz başka bir şey oldu.

    Elektrikler kesildi !!!

    Eşimle Antalya’nın elektrik alt yapısının bozukluğu hakkında kısa bir konuşma yaparken, bizim evin elektrik alt yapısında sorun olduğunu fark ettik, çünkü bütün mahallenin hatta apartmanımızın ışıkları yanıyordu.

    Eşim sakinliğini koruyarak sigortanın atmış olabileceğini söyledi, önce evdeki sigortayı kontrol etti; hayır sigorta atmamıştı, o zaman aşağıdan sigorta atmıştır diye söylenerek yine aşağıya indi ama o da ne? Orada da sorun yoktu.

    Şaka gibiydi her şey elektrik bir anda nedensiz kesilmişti.

    Eşime, elektrik faturasını yatırıp yatırmadığını sorduğumda onun -32 nolu bakışı- ile karşılaştım.

    Bu güne kadar hiçbir faturayı aksatmayan eşimin -32 nolu bakışı- : “ Sen şaşırdın mı, ben hiç fatura atlar mıyım ? “ anlamına geliyordu.
    ( Babam ve eşimin fatura konusundaki titizlikleri ayrı bir yazı konusudur, geçen gün babamın eski dosyalarını temizlerken 1975 ve 1978 den kalma faturalar bulmuştum:))

    Sonra elektik arızayı aramak aklımıza geldi.

    Oradaki adama durumu izah edince tam bir yurdum insanı cevabı aldık : “ Ben ne biliiim kardeşim elektrikçi çağırın o baksın “.
    O gece evi sel basmasın diye vanayı aşağıdan kestiğimiz için susuz, daha önce patlayan musluk sularından dolayı ıslak, elektrik kesildiği için yapış yapış sıcak bir gece geçirmek zorunda kaldık.


    Antalya’da yaz aylarında gece uyku uyumak klimasız ve vantilatörsüz mümkün olmadığından, yatmadan önce eşimle vedalaşıp, helalleştim. Sabaha kadar sıcaktan boğulabilirdim, kalp krizi falan geçirip ölebilirdim.

    Bunları düşününce eşime : “ Olur da ölürsem, gerçi cennetliğim ama olur da cehenneme gidersem; zebanilerin benle işi çok zor, cehennem koşullarını Antalya’da iyi öğrendim çünkü “ dedim.

    Zaten sinirleri tepesinde olan eşim 31 No’lu bakışı ile yüzüme baktı bu da :
    “ Saçmalama Özlem başladın gene” demekti. ( Gördüğünüz gibi bir süre sonra eşinizle bakışarak da iletişim kurabiliyorsunuz bu da başka bir yazı konusu: )

    Sabah uyandığımda salonda buldum kendimi, açık pencerenin önünde uyumuşum, gözümü açtım ve evin akşamdan kalma halini hatırlayıp tekrar kapattım.

    Sıcaktan ölmediğime sevindim tabii ama yeni başlayan günü düşünmek bile istemiyordum.

    İşte o zaman kendi kendime söz verdim, ne zamandan, ne de başka bir şeyden bir daha hiçbir şey çalmayacaktım, isteklerim masum olsa bile …

    16 Temmuz 2010 Cuma

    UZANMIŞIM KUMSALA

    5747
    “ Uzanmışım kumsala
    Güneş damlar içime
    Kurumuş dudaklarımda
    Unutulmuş bir beste
    Yaşıyorum aheste

    Kapılmışım Rüzgara
    Savrulup gidiyorum
    Şimdi çok uzaklarımda
    Nafile telaşlarım
    Hayattan çalıyorum … “


    Bir hafta boyunca bu halde olacağım, Sertab Erener’in o çok sevdiğim eski şarkısındaki gibi...

    Denizi güneşi bir yana bıraktım - zaten buralarda onlarla birlikte yaşayıp gidiyoruz da - en çok “Hayattan çalıyorum “ kısmı ilgilendiriyor beni.

    Yaşasın tatil, yaşasın dinlenmek.

    Kitaplarım bekleyin beni ( Sanki hiç okumuyorum ya:) )

    Yeni yazılarım mı?

    Dönünce mutlaka …

    12 Temmuz 2010 Pazartesi

    DONDURMA !

    ice_by_eyedesignHer şey kayınvalidemin taze fasulye nasıl buzlukta saklanır söylemi ile aklıma geldi:

    - “ Taze fasulyeleri ayıkladıktan sonra kaynar suyun içine at, 5 dakika daha haşla , soğuyunca buzdolabı poşetine atıp buzluğa koy, dilediğin zaman buzluktan çıkartıp aynı tazelikte kullanabilirsin.”

    O bu cümlelere ev kadını modunda cevap vermemi beklerken benim dudaklarımdan şu cümleler döküldü :

    - “ Anne insanı da dondursak gelecekte aynı tazelikte olabilir mi? “-

    “ Nasıl yani ?”

    - Yani seni dondursak mesela; 50 yıl sonra çıkarsak buzluktan, 50 yıl sonra sen hâlâ 60’lı yaşlarında olsan; düşünsene torunun bile 57 yaşında olacak, biz falan çoktan gitmiş olacağız, nasıl yaşardın, ya da ister miydin?"

    - “ Kızım sen bilim kurgu falan mı okuyorsun “?

    - “ Yoo, sen iştahlı iştahlı taze fasulyeyi buzlukta dondurarak saklama tarifi verdiğinde aklıma geldi, yani sebzeler aynı tazelikte kalıyorsa, organ naklini koyun kopyalamayı başaran bilim adamları günün birinde bunu da başarabilirler bence ne dersin?” diye soruyla yanıtladım onu.

    - “ Yok aman ben istemem öyle, donmak falan, böyle yaşayıp gideyim “ diye yanıtladı kadıncağız beni. ( Haklı da olabilirdi )

    O sırada oğlum geldi, “ Anne buzlukta dondurma vardı yiyebilir miyim ?” dedi.
    Ona dondurmasını verdim, sonra kendimle baş başa kaldım.

    “İnsan dondurması” bir gün gerçek olur muydu?
    Gerçek olursa sonuçları ne olurdu?

    İster miydim, şimdi donup 50 yıl sonra ya da 100 yıl sonra uyanmayı, uyandığımda farklı bir çevrede kendimi bulmayı, bütün sevdiklerimin çoktan gittiği, oğlumun dede olduğu ya da onun bile artık olmadığı bir dönemde hâlâ 40’lı yaşlarımı yaşıyor olmayı ister miydim?

    Ben bunları düşünürken kayınvalidemin bu sefer de patlıcanın dondurularak nasıl saklanacağını anlatmakta olduğunu fark ettim, onu dinlemediğimi ona fark ettirmediğim için kendi kendime göz kırptım, oğluma baktım o da dondurmasını bitirmek üzereydi hayat devam ediyordu ve galiba böylesi daha güzeldi :)



    Görsel : www.deviantart.com

    24 Haziran 2010 Perşembe

    KOPMA

    broken_pieces_by_zerachielamoraHer yıl bu zamanlar tam da tatile girmişken bir kopma yaşıyoruz ikimiz.

    Dönem içinde çok yoğun olduğumuz için midir bilmiyorum, o kendini tamamen kapatarak yorgunluğunu atıyor her yıl, benim kendimi tamamen kapatmam imkansız elbette.
    Benim yorgunluk atma yöntemim ise eğer fırsat bulabilirsem farklı bir yazı konusu olacak.

    Bu yıl da aynı şey oldu.

    Tam dönem bitti, yılın yorgunluğunu üzerimizden atacakken, bu sefer kısım kısım kapattı kendini.

    Yorgun düştü, bir yada birkaç virüse yenildi diye düşünürken düzeldi, ancak bu sefer de hayatla bağlantısı kesildi!!!

    Nedenini anlayamadık bir türlü.

    Kimden mi söz ediyorum?

    Sevgili bilgisayarımdan.

    Üç yıldır üst üste haziran ayında yaşar olduk bu sorunu.

    Bu sefer ki biraz uzun ve farklı oldu.

    Önce bilgisayarım tamamen çöktü, sonra tamir oldu düzeldi bu sefer de internet bağlantısında sorun yaşadık.

    Tam bu da düzeldi derken yeni yazılar için keyifle ve özlemle bilgisayarımın başına oturmuşken bu sefer de güvenlik ayarlarında sorun yaşadık.

    Tuhaf, kafasına göre takılan bir bilgisayar oldu bu aralar benim emektarım.

    Yarın tekrar tamire gidecek.
    Bu yüzden alelacele bu yazıyı yazıyorum.
    Ve bu yüzden bir süredir yeni yazı yazamıyorum.

    Umarım bu sefer düzelmiş bir şekilde geri gelir.
    Kendini toplar, eskisinden iyi olur da kaldığımız yerden devam ederiz hayatımıza…


    Bu arada anladım ki bilgisayar, internet kısaca sanal alem ayrılmaz parçam olmuş vesselam, onlar olmazsa el kol bağlı, göz görmüyor, kulak duymuyor sanki !!!

    Sahi daha önce nasıl yaşıyorduk ki biz?

    Bak bu da başka bir yazı konusu:)

    Neyse çok konuştum, o da fazla yorulmasın zaten, şimdilik kaçtım ben…



    Resim : www.deviantart.com

    10 Haziran 2010 Perşembe

    MAHZUN PRENSES

    ssa42547 Bu bahar üç ayrı kumru balkonumuzun konuğu oldu.

    Sabırla özenle yuvalarını yaptılar önce, sonra yine aynı sabırla yumurtalarını bıraktılar, üzerine oturdular, beklediler beklediler…

    Yavruları yumurtadan çıkınca onları özenle beslediler.

    Sonra hep birlikte uçup gittiler.

    Biri hariç…

    Yanda fotoğrafını gördüğünüz Mahzun Prensesin iki yumurtası vardı.

    Nasıl oldu bilmiyorum yumurtalardan biri kırıldı önce.

    Sonra diğeri çatladı.

    Yavrularını kaybettiğini kabul edemedi bizim Mahzun Prenses.

    O yarı çatlamış yumurtanın üzerine kuluçkaya yattı günlerce.

    Ne garip, ne tanımsız bir duygu bu annelik.

    Annem aklıma geldi.

    Ben doğmadan önce bir ölü erkek bebek dünyaya getirmiş annem.

    Bebeği karnında ölmüş.

    Hissetmiş öldüğünü.

    Sürekli hareket eden bebeğin hareketleri durmuş karnında, o hamile halinle
    kabul edememiş bebeğinin öldüğünü, kimseye bir şey söylememiş, bizim mahzun prenses gibi beklemiş, beklemiş. Zehirlenmek üzereyken hastaneye kaldırmışlar.

    Bebeği almışlar ama annem aylarca kendine gelememiş.
    Sonra da altı sene tekrar bebeği karnında ölür korkusuyla hamile kalamamış.

    Bizim Mahzun Preneses’e bakınca annelik iç güdüsünün doğadaki tüm dişilerde bir şekilde aynı olduğunu düşündüm.

    Dünyaya gelmeden önce ya da sonra hiçbir anne yavrusunu kaybetmesin.
    Kuş da olsa, kedi de, insan da olsa yavruyu kaybetmenin acısı her anne için aynı çünkü…