GÜNCEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GÜNCEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2010 Pazar

TÜRKÜM DOĞRUYUM ÇALIŞKANIM ...

148321_1569154081530_1615806184_1325274_7135343_sBirinci sınıflarla kavga etmişler.

Kendince haklı, gelmiş bana anlatıyor olanları.

Yeri geldiği zaman hakkını aramasını ama kavganın hiç de iyi bir şey olmadığını anlatmaya çalışıyorum ona. Hem de kavga yaptıklarının kendinden küçük sınıflar olduğunu bu nedenle arkadaşlarını koruması gerektiğini söylüyorum.

Bana şöyle cevap veriyor :- - " Evet anne, biz her sabah andımızda söylüyoruz zaten - Türküm, doğruyum çalışkanım, ilkem küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak yurdumu milletimi özümden çok sevmektir ... " diye bir çırpıda ANDIMIZI okuyor.
Küçük aklıyla " Küçüklerini Korumak" la ilgili kurduğu bağlantı için seviniyorum.

O arada devam ediyor : - " Öğretmenlerime de saygılı davranmalıyım di mi anne - büyüklerimi saymak diyoruz ANDIMIZDA çünkü " diyor.

Anneyim ya mutlu oluyorum bu küçük sohbetten.

Cumhuriyet Bayramı'nda gün boyu elinde Atatürk Resmi ile dolaştığı için zaten gurur duymuştum oğlumla. Tabii kendimle de.

Çünkü ben bu çocuğa konuşmaya başladığı andan itibaren Atatürk'ü anlattım halen de anlatıyorum anlayabileceği şekilde.

Bu gün okuduğum haberle yüreğim burkuldu, sustum, konuşamadım bir süre.

Sesimi klavyeme emanet ettim ve anladım ki çocuğu evde yetiştirmek yeterli değilmiş.

Onun kendine pay çıkarttığı, her sabah coşkuyla söylediği Andımız ve İstiklal Marşı'nın söylenmesi okullardan kaldırılacakmış.

Tanım çok tuhaf zaten.

Zorunluluk olmaktan çıkacak ifadesi kullanılyor.

Oysa o minik yürekler her gün aynı coşkuyla söylüyorlar

18 Ekim 2010 Pazartesi

FATMAGÜL'ÜN SUÇU NE??

fatmagc3bclc3bcnsucuneizle1Bu günlerde en çok konuşulan konu bu.

En çok sorulan soru da bu.

Hatta facebook’da Fatmagül ve Bihter ile özdeşleşen geyik muhabbetleri bile var.

İşte aklımda kalan iki tanesi :

“ Fatmagül’ün suçu ne?
Eskiden Bihter olması !! “

* * * ** **
“ Hap içtik patladık,
Yolda Fatmagül’e rastladık,
Fatmagül’ün suçu yok,
Biz onu Bihter sandık !”
Malum olduğu üzere herkesin konuyla ilgili bir fikri var.

Yok evden o saatte çıkılmazmış, yok bir erkeğin peşinden bu kadar koşulmazmış, yok nişanlısını gece görmüş bir daha görmesine ne gerek varmış.

Ben de kendi fikrimi söylemek istedim.

Fatmagül’ün suçu yok, kesinlikle yok hem de.

Sevdiğine sadık, iyi niyetli seven ve sevildiğine inanan bir kız Fatmagül.

Gece sokağa çıkmış, sevgilisinin peşinden koşmuş hepsi hikaye.

Fatmagül’ün tek suçu “ Kadının adının olmadığı bir coğrafyada yaşıyor olması”.
Buna da suç denirse tabii !!

Fatmagül’ün suçu olmadığı gibi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da töre cinayetine kurban olan kızlarımızın da tek suçu bu bence.

Haa, Fatmagül demişken aklıma adının içinde “ GÜL” olan bir başka isim geldi.

Sahi, birkaç yıl önce acımasızca töre cinayetine kurban edilen Güldünya’nın suçu neydi?

14 Eylül 2010 Salı

BAZEN ...

untitled1

Bazen hayat istediğimiz gibi gitmez.

O zamanlarda hayatın dibine vurmakla denizin dibini boylamak arasında çok fark yoktur.

Her ikisi arasındaki en önemli benzerlik ise, ayaklarımızı dibe güçlü vururduğumuzda yukarı daha hızla çıkabileceğimizdir.

Bu nasıl mı olur?

KENDİ GÜCÜMÜZLE . . .

İçimizdeki gücün farkında olmak, sadece hayatın yolunda gitmediği anlarda değil, her an hayat yolunda yürürken yolumuza ışık tutar.

Önemli olan hayatı koyun modunda güdülmeye müsait değil, kartal uçuşuyla yaşayabilmektir.

Yapabileceklerimizin farkında olmak ise cebimizdeki en büyük anahtardır.

8 Eylül 2010 Çarşamba

ŞEKER TADINDA

untitled

Bu bayram farklı olsun.

Yüreğimize neşe dolsun.

Dertleri, kederleri, sorunları bir kenara atalım.

Bayram şekeri tadında, ev yapımı bayram tatlıları kıvamında geçsin bu bayram.

Hatta biraz hayal kurmayı ve dilek tutmayı abartıp, her günümüzün böyle geçmesini umalım.

Belki gerçek olur.

Haa aklıma gelmişken hadi bu bayram yeniden çocuk olalım.

Çoktan anıya dönüşmüş çocukluğumuzun ellerinden tutalım, abartıp lunaparka gidelim, eğlenelim.

Kilo aldık verdik diye düşünmeden karnımız ağrayana kadar çikolata ve şeker yiyelim.

Daha da abartıp; eğer etramızda kaldı ise büyüklerimizden bayram harçlığı bile bekleyelim, vermezlerse üzüldüğümüzü belli etmeyelim -ayıp olur sonra- böyle öğrendik ya:)

En azından bayram süresince yeniden çocuk olmanın kime ne zararı var ki?

O saf coşkuyu yeniden yaşayalım, hatta çocuklarımıza yaşatalım.

Hepimizin bayramı kutlu olsun:))))

16 Ağustos 2010 Pazartesi

YATAK ODASINDAKİ DOLAP

untitled2

Yeni taşındığı için eşyalarını yerleştirmekte olduğu evinin balkonuna çıktı.
Kendine bir yorgunluk kahvesi yapmıştı.

Birkaç yıl önce birileri ona yıllar sonra çocukluğunun geçtiği yerlere geri döneceksin ve tekrar buralarda yaşamaya başlayacaksın deseydi inanmazdı.
Oysa ani bir kararla on beş yıldır yaşadığı şehri terk edip, kızını da yanına alıp geri dönmüştü işte.

Kahvesini içerken etrafa gözü takıldı.
O eski evler kalmamıştı artık, hep çok katlı yeni binalara dönüşmüştü o güzelim geniş bahçeli evler.

Havanın çok sıcak olduğunu düşündü sonra. “Ne yapalım yaz ayları tabii sıcak olacak” diye geçirdi aklından.

Kahvesi bitince kalktı, balkondan içeriye girip eşyalarını yerleştirmeye devam etti.

Her şey iyi güzel yerleşmişti de yatak odasındaki dolap gözüne takılıyordu.

Yeni evinin geniş bir salonu, mutfağı ve banyosu vardı ama yatak odası aynı genişlikte değildi.

Elbise dolabını yatağın ayak ucuna koymak zorunda kalmıştı.

Dolap öyle eğreti duruyordu ki gece uyurken üzerine devrilecekmiş gibi hissediyordu.
Dolabın yerine çare aramayı düşündü, sonra vazgeçti; hele iyice bir yerleşsin ona da bir çare bulurdu elbet.

Biraz sonra kızı Ada geldi. Anneannesi ve dedesiyle çok güzel vakit geçirmişti.

Buraya geldiğimiz iyi oldu diye düşündü, anneaanesi  ve dedesi  küçük Ada’ya doyacaklardı artık. Ada da burada olmaktan mutluydu.

Sonra ardında bıraktığı şehri ve hayatını düşündü, eşinden ani bir kararla ayrılmasını, iş değişikliğini, son bir kaç yılda ardarda gelen sorunlarını düşündü.

Yeni evine yerleştiği, bu gün hayatında milat olacaktı.

Takvime işaret koydu, 2. hayatım diye not düştü. Ayın onaltısıydı, günlerden pazartesiydi.

Akşam saatlerinde Ada’ya yemek hazırladı, banyosunu yaptırdı bütün günü oyunla geçirmiş olan küçük kız - “ Yarın yine dedemlere gideceğiz di mi anne?” diyerek uyudu. Kızını yatağına yatırdı.

Havadaki acımasız sıcak giderek artmıştı. Sıcaktan öte tuhaf anlamlandıramadığı bir şeyler vardı, gece geçmek; sabah olmak bilmiyordu.

Odasına çekildi, yaz aylarında televizyon hiç izlenmiyordu, zaten televizyonla arası hiçbir zaman iyi olmamıştı.

Yatağın baş ucundaki abajuru açtı, kitabını okumaya başladı.

Gözü ikide bir, devrilecekmiş gibi duran dolaba takılıyordu. Buna yarın mutlaka çözüm bulmalıyım diye geçirdi aklından.

Ne kadar zaman geçti bilemedi. Ada’nın yanına geldiğini gördü. –“ Anne uyuyamadım korktum karanlıktan birlikte uyuyalım mı?” diyordu küçük kız.

Saatine baktı saat 02.30’du.

-“ Ada’ cığım hadi gel bu gece salonda uyuyalım, bu oda çok sıcak “dedi.

Kızını alıp salona geçti, Ada uyumaya devam etti ama onun uykusu bölünmüştü bir kere; “sabaha kadar otururum artık” diye söylendi kendi kendine. Bu uyku bölünmesi Ada’nın doğumundan kalmıştı ona.

Ada’yı salondaki çek-yatın üzerinde bırakıp mutfağa geçti, kendine bir bitki çayı yaptı. “Papatya çayı uyku verirmiş deneyelim bakalım” diye düşündü.

Çayını yavaş yavaş içmeye başladı.

O sırada beklenmedik bir şey oldu.

Birden her yer sarsılmaya başladı, ne olduğunu anlayamadı; sadece sarsıntıyla birlikte derinlerden gelen bir uğultu duyuyordu.

Kızını kucakladığı gibi evden dışarı attı kendini. Daha sonra düşünüce bunu nasıl yapabildiğine kendi de şaşacaktı.

Küçük kız olup bitenin farkında değildi.

Çocukluğunun geçtiği o güzel sokaklar insan çığlıklarıyla dolmuştu.

Binalar domino taşları gibi yıkılıyordu.

Heyecandan titremeye başladı. Annesini babasını düşündü.

Kucağındaki kızına sıkı sıkı sarıldı, sürekli kendi kendine; ” iyi ki uyumamışım; iyi ki “ diyordu .

O kalabalığın içinde birkaç saat sonra anne babasını buldu, neyse ki onlara da bir şey olmamıştı.

Yüzyılın coğrafya değiştiren depremlerinden birini yaşıyorladı. Kendilerini çok zor günlerin beklediğini henüz hiç kimse bilmiyordu.

Birkaç gün sonra oturdukları daireye girdiler.

Bina hafif çatlaklar olsa da yıkılmamıştı.

Evin içindeki bütün eşyalar bir yerlere savrulmuştu.

Yatak odasına girdiğinde kendisini rahatsız eden elbise dolabının yatağın üzerine düştüğünü ve yatağın kırıldığını gördü.

Hayat böyle bir şeydi işte, yaşadıkları şans mıydı, tesadüf müydü?
Bilemedi.

İnce bir ip üzerinde yürümek miydi hayat?

Ne yazık ki herkes o ve küçük kızı kadar şanslı değildi.

İp acımasızca kopabilirdi, bazıları için çoktan kopmuştu bile...

* * * *

Blog Not : 17/ Ağustos/1999 Marmara Depreminde tüm gidenlerin, ama en çok henüz dört yaşında olan ve deprem sırasında uyurken üzerine elbise dolabı düştüğü için hayatını kaybeden küçük bir kızın anısına… …

28 Haziran 2010 Pazartesi

NASIL KİLO VERELİM?

diet_by_popdotYaz geldi ya, hangi kanalı açsam, hangi dergiyi ya da gazeteyi karıştırsam birbirinden farklı diyet programlarıyla karşılaşıyorum.

Bir sürü sağlıklı beslenme programı ve zayıflama önerileri var.

Neyi ne şekilde uygulayacağımızı da şaşırıyoruz bu durumda.

Herkesin vücut yapısı, o metabolizma dedikleri şey bir değil ki, hangi öneriyi nasıl uygulasak acaba?

Bitki çayları, maydanoz ve kiraz sapları, yeşil çaylar, ( bir de berrak olanı çıktı ) hangisini kullanacağımızı şaşırdık artık.

Ben de pek özendim bu bilgilere ve zayıflamak için kendimce bazı taktikler geliştirdim.

Beslenme ile ilgili hiçbir şey yazacak değilim.

Benimki sadece bu yazılıp çizilenlere atıftır.

İşte benim zayıflama önerilerim :

1- Üzerinize küçülmüş giysilerinizi kimseye vermeyin hatta, arada sırada çıkarıp giyin; varsın her yerinizden fazla kilolarınız taşsın, bu sizi motive edecektir, vaz geçmeyin !

2- Zayıf fotoğraflarınız elinizin altında olsun, ara sıra çıkarıp çıkarıp bakın!

3- Şişman fotoğraflarınız da elinizin altında olsun, ona da çıkarıp çıkarıp bakın
( özellikle canınız tatlı istediğinde:) )

4- Doğum kilolarınızı vermek istiyorsanız, ve hâlâ veremediyseniz
gelinliğinizi, nişan kıyafetinizi ve hatta kına gecesi kıyafetlerinizi bulup ara sıra giymeye çalışın – tabii eğer saklamış iseniz- , bakın bu da sizi motive edecektir!!

5- Özellikle internet ortamındaki platformlarda yeni doğum yapıp da doğum kilolarını hemencecik nasıl verdiklerini anlatan taze annelerin yazdıklarını, eşsiz benzersiz deneyimlerini okuyun, kıskançlıktan çatlayın; bu da işe yarayabilir!!

6- Sağlıklı yaşayacağım diye, sabah uykularınızdan fedakarlık edip, kargalar kahvaltı yapmadan yürüyüş veya sabah koşuları yapın ve bunu abartın!!

7- Su hayattır diyerek, günde 3 litrenin üzerinde su için ve gün boyu tuvaletten çıkamayın !!

Olmadı mı, hâlâ mı kilo sorununuz var, hiç biri işe yaramadı mı?

Yiyin gitsin o zaman, dünyaya bir defa geliyorsunuz zaten; boşverin!!!!!

5 Haziran 2010 Cumartesi

S B S ( SİNİR BİR SINAV )


    images
    SBS’nin açılımı Seviye Belirleme Sınavı.
    Bana göre açılımı ise Sinir Bir Sınav !!!!

    Bunun öyle çok nedeni var ki.

    Önümüzdeki birkaç hafta sonu sınavla geçecek ya; pek çok evde şu konuşmalara daha çoook tanık olacağız :

    - “ Kızım hadi oturup durma ders çalış birkaç yaprak test falan çöz !!!!”
    - “ Offf anne yaaa, çok bunaldım soru çözmekten!!”
    - Olsun bak sonra SBS’den düşük not alırsın.
    * * * *

    - ¬“ Aloooo, Nesrin N’aber?
    - Nasıl geçti oğlanın SBS’si?
    - Haa iyi mi, kolay mıymış sorular? Ah darısı 6. sınıfların da başına inşallah!!! “


    * * * * *

    - “ Bak yavrum, benim hatırım için, soruları düzgün cevapla, sakın hata yapma, sakın heyecanlanma!!!
    Anneannen de senin için pirinç okumuş, sınava giderken yutarsın e mi kuzum benim? “


    * * * * *

    - “ Oğlum bak dersanenin son deneme sınavında Dorukcan 420 puan almış, sen 380’de kalmışsın, yok valla düşük puan alacaksın bu SBS’den, umudumu kaybettim ben!!”

    * * * *

    Hayatımızın biz farkında olmadan sınava dönüştürüldüğü bir ülkede yaşıyoruz yıllardır. Yoksa farkındayız da, memnun olmasak da, düzen bu deyip uymaya mı çalışıyoruz?

    Derin düşünecek olursak, dünyaya gelişimiz bile sınavla aslında:))

    Ee, hayatımızın da sınav ağırlıklı olması normal o zaman
    Bence her şeyde olduğu gibi sınavın da, sınav telaşının da tadını kaçırmamak gerek.

    Hiç bir şey sağlıklı bir nesil yetiştirmekten daha değerli değil çünkü.


    Önemli Dip Not : Yukarıdaki diyaloglar kurgu değil, gerçektir.
    Sadece kahramanların isimleri değiştirilmiştir.
    Bu yazı da diyaloglara tanık olduktan sonra, biraz da çocuklarımızın haline üzülüp sinirlenerek yazılmıştır.

21 Nisan 2010 Çarşamba

KÜL BULUTU

images

İzlanda’da patlayan o adı çok uzun olan yanardağdan savrulan küllerin bulutu Salı gününden itibaren Türkiye’semaları üzerinde olacakmış.

Gerçekten mi ?

Kül bulutu ulaşıma ve daha pek çok şeye engel olup, ardında çok zarar bırakabilirmiş !!

Ne gam !!

Bunlar yazıyordu okuduğum gazetenin ilk ve ara sayfalarında.

Haydi hep beraber bakalım gazetenin diğer sayfalarında neler yazıyordu:

“ Öğrencisini döven öğretmen açığa alındı.”

“ PKK ‘nın saldırısı iki polisin şehit olmasıyla sonuçlandı. “

“ İstanbul Bağcılar’da beş dakika da banka soygunu”.

“ Boşanma davası açtığı eşini öldürüp ardından intihar etti.”

“ Türkiye Psikiyatrlar Derneği’nin Antalya’daki sempozyumuna katılan doktorlara göre Türkiye’de cinsel suçlarda korkutan bir artış var.”

“ Yumruklu saldırıya tepki yağdı.”

“ Halkın değerleri kâr hırsına terk edildi.”

Gri bulutlar nicedir tepemizde aslında.

Durumumuzun ne kadar farkındayız acaba?

7 Şubat 2010 Pazar

FIRTINALI "MİM"

resim

“Aydan atlayan kedi”
bir mim göndermiş bana.

Cevabı zor sorular bunlar.
Zor ama bir o kadar da hepimizi ilgilendiriyor.

Bu aralar klavye ile buluşamıyorum bir türlü.
Daha fazla oyalanmadan mimi cevaplayayım dedim.

Ancak bir sorun var.

Bu aralar zor ve ciddi sorulara yanıt bulamıyorum.
Bunun çeşitli nedenleri olabilir.
-Hayatı kış gününde ağustos böceği gibi yaşamak istiyorum.
-Dersanede çok yoğun çalışıyorum,
-Oğlumla beraber yeni baştan okuma yazma öğreniyorum,
- Bu sorulara ciddi yanıt versem de değişen bir şeyin olmayacağına inanıyorum

Kediciğim beni affet ama yine de klavyem döndüğünce yanıtlamaya çalışayım soruları:

Aaa, tabii önce soruları hatırlatalım :

1- Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

2- Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?

3- Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?

4- Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?

5- Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?


* * * * * *

1- Dokunulmazlıklar kaldırılsın elbette.
Bu şahane bir fikir. Ancak kaldırılırsa, dokunulmazlıkları kaldıranlar kendilerine başka dokunulmazlıklar mutlaka bulacaklardır diye düşünüyorum.

2- Seçim barajı da kaldırılsın da, biz önce zihnimizin içindeki cehalet barajını kaldırsak daha iyi olur gibime geliyor, yoksa değişen hiçbir şey olmaz bence.

3- Onlar nasıl olsa doğru bir yöntem bulurlar, buradan bir şey söylemek bize düşmez.

4- Yargı Bağımsızlığı mı?
Hukuk devletine yakışan bu değil midir zaten?

5- Benimki soru yerine dilek olabilir mi?

Olur değil mi?
Çok teşekkür ederim.

O zaman hemen dileğimi söyleyeyim; konumuzla hiç ilgisi yok ama, Hemen dileğimi yazayım ;

“Antalya’ da bu gün itibarı ile başlayan ve yarın da saatte 100 km. hıza ulaşması beklenen, bu yüzden okulların bile tatil edildiği fırtına ve yağmur, umarım ve dilerim çok insanın canını yakmaz.”

21 Ocak 2010 Perşembe

DEPREM, OYUNCAK VE GEA

gea20logo
Geçen hafta Haiti’de yaşanan depremin yankıları hâlâ dünya gündemini meşgul ediyor.

Türk Halkı ve Türk Basını Marmara Depremi’nin izlerini unutmadığından Haiti’de yaşanan deprem felaketi konusunda oldukça duyarlı.

Yaşanan deprem felaketinin gelecek günlerde pek çok ülkeyi etkileyeceği var sayımlar arasında yer alıyor.

Deprem Haiti’nin üzerine kabus gibi çökmüşken, ülkede güzel şeyler de yaşanıyor.

Geçtiğimiz günlerde bir alışveriş merkezi enkazının içinden kurtarılan iki kadın umut kaynağı oldu.

Enkaz altındaki kadınları kurtaran ekibin Türkiye’den olması gurur verici.

Bu ekip, GEA adlı arama, kurtarma, ekoloji grubu. GEA’nın İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Van gibi çeşitli illerde şubeleri var.

1994 yılında Yeni Yüksektepe Kültür Derneği üyeleri tarafından kurulan GEA, felsefenin günlük hayat içindeki önemine inanarak, kurulduğu tarihten bu güne kadar arama, kurtarma, ekoloji ve yardım kampanyaları alanında başarılı çalışmalar yapıyor.

Deprem riski taşıyan 22 ülkede, felaket durumunda ülkede yaşayanlara destek olmak için, bölge hakkında bilgi alarak arama kurtarma çalışmalarına da katkıda bulunuyor.

Bu amaçla, resmi sivil savunma ekipleri ve sivil toplum kuruluşlarıyla acil durum işbirliği protokolleri ve iletişim anlaşmaları düzenliyor.

GEA’ nın çalışmaları sadece arama ve kurtarma ile sınırlı değil.
Bir başka ses getiren çalışması da, çocuklarımızın artık oynamaktan vazgeçtikleri oyuncaklarını “ Yalnız Arkadaşlara Yeni Oyuncaklar” sloganıyla, oyuncak özlemi çeken çocuklarla buluşturması.

Gönüllü Üyelerin desteği ile GEA’ya ulaşan 12543 adet oyuncak, Adana ve Mersin’deki 5583 ana okulu ve ilköğretim okulu öğrencilerine, oyuncak sahibi çocukların küçük iletileri eşliğinde ulaştırılmış.

GEA bir kısaltma değil; bütün mitolojilerde, yaşamın ve bereketin kaynağı “ Toprak Ana” anlamına geliyor.

Derneğin ilkelerinden özellikle iki tanesi çok önemli;
- Din, dil, cins, ırk, sosyal statü ayrımı gözetmeksizin ihtiyacı olan ve afetlerden etkilenmiş kişilere yardım etmek,
- Bu yardımları insanın doğanın bir parçası olduğu gerçeğini unutmadan yapmak.


Ulus olarak el ele vermemiz gereken dönemlerden geçerken, vatandaşlık bilinciyle hareket eden gönüllülerden oluşan GEA’nın faaliyetleri, hayatlarımıza gün ışığı aydınlığında giriyor.

31 Aralık 2009 Perşembe

BAHAR KADINI


Bu yazıyı, buz gibi bir hava varken ve dışarıda lapa lapa kar yağarken yazmayı isterdim.

Böylelikle sokağa çıktığımda dışarıdaki hava ile vitrinleri süsleyen Çam Ağaçları ve Noel Baba 'figürleri tezatlık yaratmazdı.

Bu gün günlerce süren yağmur ve fırtınadan sonra yüzünü gösteren güneş kışkırtıcı ve şahane bir bahar havası ile yeni yılı karşılıyor Antalya.

Sanki güney yarım kürede bir yerlerde Avustralya'da ya da Yeni Zelanda'da yaşıyor gibi hissediyorum kendimi.

Artık eminim. Soğuk havaların, fırtınaların ve yapış yapış yaz sıcağının kadını değilim ben.


Sert poyrazlar, denizi delirten lodoslar bana göre değil.

40 Derecenin üzerine çıkan bunaltan SICAKLAR da uzak durmalı benden .

Limonata kıvamında, bahar serinliğinde olmalıyım.

Ilk Baharın coşkusu, baharın hüznü ile karışıp sarmalı beni ve en fazla mutedil dalgalı geçmeli Günlerim.

Bahar kadınıyım ben.

Yaşlılık alametleri bunlar mi bilmiyorum ama düşüncem bu yönde.

2010 listesi yapıyorum zihnimde Günlerdir.
Kar Zarar tablomu çoktan kapattım.

Mutluyum.
Bu yıl biraz kâra geçmişim.
Listeye devam ediyorum.

Benim öyle yapacaklarımı listeleyeceğim dolu dolu ajandalarım olmadı hiç.
Zihnime, en fazla bloguma yazıyorum yapmak istediklerimi.
İşte bunlardan bazıları;

- Bu yıl da geçen yıl gibi yaşanacak, mutlaka "bana" zaman ayrılacak.
- Hiçbir şey mümkün oldukça ertelenmeyecek.
- Kitap okumaya aynı hızla devam edilecek.
- Sağlık konusunda kontroller aksatılmayacak, sağlık gibisi yok bu hiç Unutulmayacak.
- Hayat bahar kıvamında yaşanacak.
Soğuğa ve fırtınaya yer verilmeyecek. Eğer fırtınaya beklenmedik bir anda tutulursam, içimdeki küçük kızdan yardım istenecek.

Yeni yılda her şey gönlümüzce olsun.

26 Aralık 2009 Cumartesi

BACA NEDİR ANNE?

resimland-ylbas-agaclar

Arkadaşlarla sohbet halindeydik, içlerinden biri,
- “ Yeni yıl sizin için ne ifade ediyor? “ diye sordu.
- “ Hiiç dedim, dünyanın güneş etrafındaki dönüşümünü bir kere daha tamamlaması işte.”
- “ Epey ko-z-mik oldu cevabın” dedi, ben devam ettim:
- “ Eğer Jüpiter’de yaşam olsaydı ve biz orada yaşasaydık, kullandığımız zamana göre yeni yılı 12 yılda bir kutlayacaktık,
acaba o zaman da planlar yapıp kararlar falan alır mıydık ki” dedim.
- “ Sen kafayı yemişsin yahu, ne bu böyle uzaya falan mı gidiyorsun? “ diye sordu.
- “ Yok da Sunay Akın’ın Ay Hırsızı adlı son kitabını bitirdim, çok beğendim, etkisinde kalmış olabilirim” diye yanıtladım onu.
****
Sonra eve geldim, okuldan gelen miniğim;

- “Anne bu yıl evi süslemeyecek miyiz?” diye sordu,
Hemen dolaptan çam ağacımızı çıkarttık, süsledik evimizi.
Ondaki coşkuyu görünce,yeni yıl hazırlıkları çocukları ne kadar mutlu ediyor diye düşündüm.
Peki ben bu hazırlıkları yaparken mutsuz muydum?
Elbette hayır.
Belki de en çok keyif aldığım şeylerden biri yeni yıl için evi süslemek.
Çam ağaçları, renk renk ışıkların hazırlanması, hediyeler verilmesi insana dair olduğundan hep özeldir benim için.
Yine de adını koyamadığım tuhaf bir burukluk vardı yüreğimin derinliklerinde.
Nedenini bilemedim.
Bunları düşünürken miniğimden sorular gelmeye başladı, ben de oğlumun birbirinden ilginç sorularıyla o burukluğu unuttum gitti zaten :
- “ Noel Baba çok eskiden yaşamış di mi anne?”
- “ Evet oğlum”
- “ Nasrettin Hoca’dan bile önce yaşamış yani!”
- “ Evet oğlum”
- “ Noel Baba’nın kırmızı kıyafetinden başka giysisi yok mu? Haa anladım yılda bir sefer geliyor ya ondan tek kıyafet giyiyordur.”
Yüzüne bakıp gülümsedim, o devam etti.
- “ Noel Baba bacadan gelirmiş evlere, baca ne ki anne?” ( Çocuk sobalı evde oturmadı ki hiç )
- “ Soba yanan evlerde duman çıksın diye baca olur oğlum.”
- “ Hıı anladım. ( anlamadı aslında )
- “ Yılbaşında tombala oynayalım olur mu anne, hatta yılbaşından sonra da oynayalım.”
- “ Tamam oğlum”
- “ Bir de sakın sen yılbaşı gecesi derse gitme olur mu anne?
- “ Gider miyim hiç yavrum, seninleyim.”

* * * *
Şimdi Perşembe gününü sabırsızlıkla bekliyor miniğim.
Hediyesini de merak ediyor.
Noel Baba’nın bacadan gelmeyeceğinin farkında, hatta kendi Noel Baba olmak istiyor.
Ben mi?
Yılın son günü çalışıyor olacağım. İlk günü de çalışacak olduğum gibi.
O gece miniğimle ve sevdiklerimle olacağım.
Her yeni yıl gecesinin anı haneme yazılacağını bildiğimden o geceyi de güzel hatırlamak için mutlu olacağım.
Şimdiden kendime kırmızı şarap ayırdım, yeni yılı bir iki kadeh kırmızı şarap eşliğinde karşılayacağım.

17 Aralık 2009 Perşembe

KİBRİTÇİ KIZ

n190310128491_6287
Çocukluğumun yeni yıl telaşlarını hatırlayınca şimdi buruk bir tebessüm yerleşiyor yüzüme.

Benim için o zamanlarda yeni yıl; Noel Baba, çam ağacı, çam ağacının altına Noel Baba'nın bıraktığı söylenilen hediyeler ve çam ağacını süslemekten ibaretti.

Tüm aile bir araya gelir, uzun zamandır görmediğimiz kuzenlerle birlikte olur, kendimizce eğlenirdik.

Tam yeni yıla girerken bir de kar yağarsa, keyfimize doyum olmazdı.

Sıcacık evimizden karın yağışını izlemek, sonra çıkıp sokakta kartopu oynamaktan ibaretti hayat o zamanlar bizim için.

İlk okuduğum masal kitaplarından biri “ Kibritçi Kız ” dı.
Soğuğun ve kış mevsiminin herkese eşit davranmadığını, yeni yılın herkese güzel armağanlar getirmediğini, soğuktan donmamak için satamadığı kibritleri birer birer yakan küçük kibritçi kız öğretmişti bana.

İlk okul dördüncü sınıftayken kendimize Anadolu’dan bir kardeş okul seçmiştik.
Oradaki kardeşlerimize, kitap ve giysiler armağan etmiştik.

Öğretmenimiz orada yaşayan çocukların hayat şartlarının daha zor olduğunu anlatmıştı bize uzun uzun.

Öğretmenime " -Neden oradaki çocukların hayatı daha zor ?" diye sorduğumda,
-“ Ülkemiz gelişmekte olan bir ülke, bu yüzden şartlar her yerde aynı değil, siz birbirinize destek olup, sahip çıkarsanız bu ülke gelişir kalkınır “ diye yanıtlamıştı beni.

O zamanki aklımla “ gelişmekte olan ülke ” nin iyi bir şey olduğunu düşünmüştüm.
Demek ki ben büyüdüğümde ülkem gelişmiş bir ülke olacaktı, sevinmiştim.

Yıllar geçti. Şimdi yeni bir yıla girmek çocukluğumun o eski coşkusunu vermiyor bana.

Ülkem hâlâ “gelişmekte olan ülke” konumunda ve geleceğin umudu olan bir sürü çocuğumuz yaşıyor bu ülkenin uzak köşelerinde...

Yine biz destek olmalıyız birbirimize, yıllar önce öğretmenimin dediği gibi.

Tıpkı Adıyaman’daki çocuklarımızın ellerinden tutmaya çalışıp, onların yeni yıl sevincine ortak olmamız gibi.

Kim bilir; bir çocuğun bile mutlu olması için el ele tutuştuğumuzda, bir gün “ Gelişmiş, refah ve mutlu insanların yaşadığı “ bir ülke olmayı başarabiliriz...

9 Aralık 2009 Çarşamba

VATANA ASKER


Yıllar önceydi.
Hatırladığım kadarı ile 1.994 yılındaydık.
Eski işyerimdeydik.

Mesai arkadaşlarımdan birinin 6 yaşındaki oğlu anneannesi, siyah kıvırcık Saçlı, kara gözlü cin gibi Bakışlı, zeki bir çocuktu ile ziyaretimize gelmişti. Okula başlayacaktı, heyecanlıydı.

Arkadaşım bir yıl önce tekrar anne olmuş ve yine bir erkek Bebeği olmuştu.

Iş yerindeki diğer arkadaşlar, "Oooo, çok şanslısın, iki erkek birden haa" diyerek takıldıklarında, o da "Vatana asker yetiştiriyoruz da inşallah o zamana kadar bu terör olayları biter" diyerek gülümsemişti.

O, vatana yetiştirilen askerlerden biri bu yılın ocak ayında askere gitti.
Doğu'da yapıyor askerliğini.

Anne ve baba oğulları ile her gün görüşüyorlar.
Büyük bir stres içinde askerliğinin bitmesini bekliyorlar. Baba sıkıntıdan tansiyon hastası olmuş, anne psikolojik destek almaya başlamış .

OKUYORUM

OKUYORUM
Powered By Blogger

KİTAPLIĞIMDAN

  • ASİ/ Ayla Kutlu
  • AZ / HAKAN GÜNDAY
  • Aşk / Elif Şafak
  • Bin Muhteşem Güneş
  • Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış anlatılan Kısa Tarihi/ Ayfer Tunç
  • Brooklyn Çılgınlıkları
  • BİR GÜN TEK BAŞINA / VEDAT TÜRKALİ
  • DAHA / HAKAN GÜNDAY
  • DÜNYA AĞRISI/ AYFER TUNÇ
  • Eylül
  • Felsefe Eşliğinde Aşka Yolculuk
  • HEBA / HASAN ALİ TOPTAŞ
  • Harfler ve Notalar / Hasan Ali toptaş
  • Hekim/ Noah Gordan
  • KAYIP ROMANLAR / VEDAT TÜRKALİ
  • Kapak kızı/ Ayfer Tunç
  • Karanlıktaki Adam
  • Kürk Mantolu Madonna/ Sabahattin Ali
  • KİNYAS VE KAYRA / HAKAN GÜNDAY
  • Kız Kardeşim İçin
  • Kız Kardeşim İçin
  • MAVİ KARANLIK / VEDAT TÜRKALİ
  • PAULA / ISABEL ALLENDE
  • RUHLAR EVİ / ISABEL ALLENDE
  • Riyad'ın Kızları
  • Rüzgar Gibi Geçti
  • Sadakat / İnci Aral
  • Taş Kağıt Makas/ Ayfer Tunç
  • UYGARLIK TARİHİ/ SERVER TANİLLİ
  • Uçurtma Avcısı
  • Venüs'ün son Gecesi/ Nazlı Eray
  • YEŞİL PERİ GECESİ/ AYFER TUNÇ
  • Zorba/ Kazancakis
  • İpek dokulu Başarılar
  • İstanbul Hatırası/ Ahmet Ümit

İZ BIRAKAN FİLMLER

Bir " tık " kadar yakın