20 Ekim 2011 Perşembe

UTANIYORUM ŞEHİDİM

 
Utanıyorum Şehidim,
Utanıyorum,
Yemekten,
İçmekten,
Senin annen ağlarken
... Gülmekten Utanıyorum!
 
Sanma ki;
Unutuyor,
Unutturuyoruz.
Unutanları barındırmaktan utanıyorum.
SEN; vatan için bizim için şehit olurken,
Seni Görmezden Gelenlerden Utanıyorum.
 
AZİZ NESİN

17 Ekim 2011 Pazartesi

AKTARDA !!!!

 
Geçen günlerin birinde  yolum bizim evin arkasındaki aktara düştü.

Yaş ilerledikçe doğal hayata daha çok önem verir olduğumdan mıdır nedir bir süre dükkandan çıkamadım.

Bu bitkisel ürün satan mağazalar tamamen kendilerini aşmışlar.
Bir kere aklınıza gelen her çeşit yağ mevcut.

Ben iki yıl önce "karınca yumurtası yağı" diye bir yağın varlığından haberdar olduğumda "pes"in biraz daha kaba telaffuzunu kullanmıştım; " karıncanın yumurtasının yağı,"  " tavşanın suyunun suyu " gibi gelmişti kulağıma ama " çörek otu yağı " nı da görünce iyice şaşırdım.

Meğer çörek otu yağı  tırnaklara iyi geliyormuş, tırnağı besliyormuş, ayrıca idrar ve süt arttırıcıymış, saçı besler dökülmesini önlermiş. Saçlarım ve tırnaklarım için denemek istedim.

"Karınca yumurtası yağı"nı anlatmama gerek yok; sanırım bütün hanımlar kendini tanımışlardır, epey zaman oldu hayatımıza ve aktarlara gireli :))

Sandal Ağacı yağı, çatlamış ve yıpranmış ciltlere iyi gelirmiş, üstüne üstlük afrodizyakmış.

Çilek yağı, cildi ve gözenekleri sıkıştırırmış, bir de pasta ve keklerde bir iki damlası koku verici olarak kullanılırmış. - Çileğin yağının nasıl çıkarıldığını da anlayabilmiş değilim aslında !!!! -
Bunlar aklımda kalanlar, ben aktardan " karınca yumurtası yağı ", " çörek otu yağı " ve " sandal ağacı yağı " aldım. Eve gelir gelmez sandal ağacı yağını kardeşime kaptırdım.
Sonbaharın gelişi ile birlikte yine koşturmaya başladığımdan umarım  o yoğunluk içinde  özellikle karınca yumurtası yağı ve çörek otu yağını kullanırken birbirine karıştırmam;  aksi takdirde sonucu düşünmek bile istemiyorum :)))

14 Ekim 2011 Cuma

SONBAHAR İZİ

Bu şehirde sonbahar izine rastlamak mümkün değildir. Güneş gördüğünüz gibi usul usul gülümser size.
 ,

Sararmış yaprak bulamazsınız, ağaçlar bile bir anda dökmez yapraklarını. görebildiğiniz sarılık ancak bu kadardır işte ...
Hatta bazen çiçekler ilkbaharını gelişini müjdeler gibidir.

Fırtına, rüzgar uğrasa da, yıksa da her yeri,  ertesi gün hiç bir şey olmamış gibidir. Küllerinden yeniden doğan  insanlar gibidir bu şehir .

Yazlıkçılar gider yavaş yavaş...
 En ünlü plajlarda  insanlar azalır, buradan anlarsınız sonbaharın geldiğini,  oysa deniz halen ılıktır ve kucaklamaya hazırdır sizi...


Antalya'da sonbahar yaşlanmanın güzelliğini keşfeden yaşlılar gibidir.
İlk bahar kadar coşkulu ve her şeye rağmen umut dolu...

11 Ekim 2011 Salı

FIKRA GİBİ



Sıradan bir gün; oğlumla bir konuda anlaşamamışız, ona biraz kızmışım ve nasihate başlamışım.

 Nasihatlerim öyle bir hale gelmiş ki; TV'deki kredi kartı  reklamında olduğu gibi "vada vada" kıvamında...

Oğluma bakıyorum; çocuk sabırla beni dinliyor ama bir kulağını tıkamış.

Ben"  vada vada " ya ara vererek; neden kulağını tıkadığını soruyorum oğluma ve oğlum tarihe geçecek bir cevap veriyor :

- " Söylediklerin bir kulağımdan girip; öbür kulağımdan çıkmasın diye anne !!! "

Fıkra dinlemiş gibi gülüyorum; hem ona, hem o anki halime !!!

Kıssadan Hisse :  Ne yapsak boş; çocuklar bizim bir kaç adım önümüzde yürüyorlar !!'''

9 Ekim 2011 Pazar

YAĞMUR


Eski bir dosta kavuşmak gibiydi yağmurla buluşmak bugün.

Oğlumun, hadi yağmurda yürüyelim anne serzenişlerine anne maskemi yüzüme takıp, hayır oğlum daha yeni iyileşiyorsun diye karşı çıksam da; yağmurda yürümeyi çok istedim aslında.

Yüremedim, evden bile çıkmadım hatta, pazar ve yağmur keyfi yaptım kendimce.
Bütün işi gücü pazartesine yükleyerek, uzun bir aradan sonra üçümüz battaniyem, kitabım ve ben buluştuk bu gün.

Güzeldi yağmur ve yağmurun sesini dinlemek, uzun bir aradan ve sıcaklardan sonra güzeldi...

İnsana  uzak kalan her şey güzel değil midir zaten ?

Dilerim tadı kaçmaz yağmurun azı karar şeklinde kalır da çoğu zarar vermez umarım ...

5 Ekim 2011 Çarşamba

GELİNCİK İNSAN ÖMRÜ GİBİDİR



Bu dünyadan geçen herkesin bir öyküsü var.

Onun da  sadece kendinin bildiği, kimsenin bilmediği bir öyküsü vardı.

Dünya ikinci  bir savaşa hazırlanırken; kasaba görünümündeki sahil kentinde doğmuştu.  İki erkek çocuktan sonra kız olduğu için annesinin kıymetlisiydi.

Annesi devlet hastanesinde terziydi.
 Kendini çocuklarının geçimine adamıştı.
Babası da geçimini denizden sağlıyordu.
Eğer iyi bir balık tutarsa kazandığı paraları, gromofon, taş plaklar ve şaraba yatırmaktan çekinmiyordu. Üç çocuğun yükü annenin üzerindeydi.

Babasından göremediği sevgiyi en büyük ağabeyinden gördüğünden ona ayrı bir düşkünlüğü vardı. Ağabeyi askeri okula gittikten sonra günlerce sessizce ağlamasının nedeni buydu.

Gelincikleri çok severdi; bu çiçeklere neden gelincik dendiğini merak ederdi, bir gün annesi eski gelinliklerin kırmızı olduğundan söz etmişti ; belki de ondan adı gelincikti bu kırmızı çiçeklerin. Gelincikleri bu kadar severken, hiç bir zaman gelin olamayacağını henüz bilmiyordu.

Zaman hızla geçiyordu, ağabeyi okulunu bitirip asker olmuştu.
O da zamanını dikiş dikerek, dantel işleyerek ve yemek yaparak geçiriyordu. Mahallede becerikliliği dillere destandı.
Yalnız bir problem vardı. Büyüyüp gelişemiyordu.

On dokuz yaşına gelmişti ama on yaşında bir kız görünümündeydi. Annesinin götürmediği doktor kalmadı ama hastalığına çare bulunamıyordu.

Kendi de durumunun farkındaydı. Bu arada ağabeyi evlenmişti. Yengesi kendinden bir yaş büyüktü. Çok sevmişti yengesini, yengesi de onu. Şimdi tek dileği ağabeyinin çocuğunu görmekti, hala olmaktı.

Ol-a-madı...

Önce annesini kaybetti, altı ay sonra da babasını.

Küçük, gelişmemiş omuzları bu kadar ağır kaybı taşıyamadı.
Babasının ölümünden bir süre sonra o da gitti bu dünyadan. Öldüğünde yirmibeş yaşındaydı.

Ne büyüyebilmiş, ne gelin, ne anne, ne de hala olamamıştı. Hayat yolunun ilk çeyreğinde gitmişti bu dünyadan.

Yıllar sonra ağabeyinin bir kızı oldu; yıllar geçti, kız büyürken  halasını hep merak etti, onu tanıyanlardan halasını dinledi. Dinledikçe hiç görmediği halasını daha da çok sevdi.
Sonra halasının anısına bir şeyler yazmak istedi; ortaya okumakta olduğunuz satırlar çıktı.

*********

**Gelincik insan ömrü gibidir.
Dünü vardır yaşamıştır.
Bugünü vardır, yaşıyordur
Ama yarını belli değildir ...

** Japonların gelincik için söylediği bir söz.

1 Ekim 2011 Cumartesi

SIFATSIZ İNSANLAR


Onlardan her yerde vardır.
Sıklıkla sokakta, otobüs veya dolmuşta rastlamanız mümkündür.
Bazen hastanelerde muayene sırası beklerken de karşılaşabilirsiniz.
Çok şanssız bir dönemdeyseniz, uzun yol seyahatlerinde size eşlik edebilirler.

Genelde bardağın boş tarafını görme eğilimindedirler. Bu yüzden hiç bir şeyden memnun değildirler ve bu kısa süre içinde sürekli kafa ütülerler.
Komik olan da bu ütü halleri yüzünden kafalarımızın dümdüz olduğunu fark etmemeleridir.

Kendilerini ve çocuklarını anlatmaya bayılırlar.
Çocuklarının eğitim hayatını anlatmaya  ilkokuldan başlayıp yüksek lisans yaptığı üniversiteye kadar devam ederler.
Çocukları evli ve torunları da varsa yandınız; o kısa sürede bir de torun - çocuk; belki sünnet veya askerlik hikayesi dinlersiniz.

Her olumsuzluğun kendi başlarına geldiğine inandıklarından; o kısacık sürede şikayetlerini de dinlemek zorunda kalırsınız.

Sonuç olarak eğer dolmuş veya otobüste iseniz bir iki durak önce inmek istersiniz, hastanede karşılaşırsanız gözünüz numaratördedir, sıranın bir an önce ona ya da size gelmesi için dua etmeye falan başlarsınız.

Bu gün oğlumu sinemaya götürürken otobüste karşılaştığım teyze yazdırdı bana bu satırları. Ben bir durak önce inmeyi düşünürken o inmesi gereken durağı geçtiğini fark ederek apar topar indi otobüsten.

Teyzenin ardından bakarken; bu teyzenin benim hayatımda bir sıfat olarak yeri olmadığına çok sevindim; "komşu", "kaynana", "yenge" gibi. Yoksa mazallah ne yapardım?