20 Nisan 2014 Pazar

FALAN FİLAN



Evde yaptığımız minik bir tadilattan ötürü yazamadım.

Halen tadilat bitmiş değil, biteceği de yok. Bu minik olanı, büyük olanını düşünmek bile istemiyorum.

Bu tadilat neticesinde kendimle ilgili gözlemlerim şunlar oldu : 

1- Ben iflah olmaz bir eski eşya hastasıyım. Eskileri elimden kolay çıkaramıyorum. Oğlanın bebekliği ile ilgili öyle çok şey saklamışım ki, bir ara neredeyse bir yerlerden poşet içinde ilk kaka yaptığı bez falan çıkacak sandım ama çıkmadı !!!


2- Evde tadilat hiç bana göre değil. Genç kızlığını dağınıklık abidesi olarak geçiren ben; evde düzenin kaçmasına, evin dağılmasına tahammül edemez olmuşum da haberim yok !!! Her şey yerli yerinde olmalı o kadar !!!!

3- Bu tadilatların en güzel tarafı eski eşyaları bulmak. 

Üşenmeden İstanbul'dan Antalya'ya hatıra defterlerimi, lise ve üniversite defterlerimi, kitaplarımı getirmişim. 

Çocukluğumun yegane kitap serisi olan Milliyet Çocuk Serisi'ni getirmişim. Ne hoş bir seriydi. Okuma alışkanlığını kazanma nedenim olan kitaplardı onlar, kıyamamışım İstanbul'da bırakmaya ...
4- Orta okulda bir İngiliz Kalem arkadaşım vardı. "Pen Friend" derdik o zamanlar. Kızın bana yazdığı kartları, gönderdiği hediyeleri buldum. Bir de bunları saklamışım. Bu  penfriendle bir anım da vardır. Kızla böyle mutlu mutlu mektuplaşıyorduk sonra bir ara kurban bayramı girdi araya. Ben de ona dilim döndüğünce Kurban bayramını anlattım mektubumun birinde. O zamandan sonra bu benim "pen firend"den bir daha mektup gelmedi. Kim bilir bayramı nasıl anlattım, ya da o nasıl anladı yazdıklarımı?

4- Eski mektuplarımı buldum. Ne güzel o zamanlar mektup yazardık birbirimize. Şimdi her şey bir tık kadar kolay. Bunların içinde benim için en özel olan anneannemin mektubu oldu. Ne güzel yazardık anneannemle birbirimize.
Söz uçar yazı kalır dedikleri bu olmalı.


Bu günlerde böyleyim. Ev tadilatı, eski eşyalar, anılara yolculuk, eski fotoğraflar falan filan ...

13 Nisan 2014 Pazar

ORTAYA KARIŞIK


Ben bloguma ne zaman daha sık ve güzel şeyler yazmaya karar versem hep üzücü olaylar yaşar oldum !!!!
Sayfama bir türlü gitmek bilmiyor bu nedenle elim, ya da sayfayı açsam da yazmak gelmiyor içimden.

Dileğim çocuklarımız üzerinde dolaşıp duran kara bulutların bir an önce dağılması. 

Mert, Ecesu Pamir fark etmez ölüm genç bedenlere hiç yakışmıyor.

Geçen gün arkadaşlarımdan biri Mert'in annesinin yerinde olmak istemezdim dedi. Ben de diyorum ki, ben Mert'i öldüren çocuğun annesinin de yerinde olmak istemezdim. Her yönden kötü. Tertemiz duygularla büyüttüğümüz çocuklarımızı hiç bir şeyin kirletmeye hakkı yok.  

Evladına çok zor şartlarda kavuşmuş bir anne olarak acım büyük ...

****

Güzel şeyler de oluyor bu arada. 
Babamın hastalık dönemine geldiği için, katılma koşullarını kaçırdığım İmza Ben 'in kitabı çıktı. Bu günlerde böyle bir kitap okumaya ihtiyacım var. Sanırım yorgun ruhuma iyi gelecek bir kitap olmuş İmza Ben. Tüm emeği geçen arkadaşları tebrik ederim. İmza Ben'de yazamamış olmak içimde ukde olarak kalacak gibi...

****

Bu hafta sınav haftası. Hem AÖF sınavları hem de oğlumun ikinci sınavları başlıyor. Benim derdim başka.
Bel fıtığı ağrılarım nüksetti. Beni yerimden kımıldatamıyor. Eh bu saatten sonra bulaşıcı çocuk hastalığına yakalanmayacağıma göre bir çaresine bakacağım artık ...

****

Rüzgarın Gölgesi'ni okuyorum bu günlerde. Çok değişik ve güzel bir kitap. İki yıldır kitaplığımda bekliyordu zaman şimdiki zamanmış meğer. Kitap hakkındaki düşüncelerimi kitapsesleri blogumda paylaştım. Burada uzun uzun yazmayayım.


****

Yeni başlayan hafta hepimiz için güzel geçsin ....



22 Mart 2014 Cumartesi

CUMARTESİ GÜZELLİKLLERİ


Güzel şeyler oluyor dedim ya bir önceki yazımda, her şeye rağmen umudum bitmiyor benim .

Kuş cıvıltısı hiç bitmez. Bu yazıyı yazarken evimizin kadim üyesi sevgili muhabbet kuşumuz Selami arkamda cıvıldıyor mesela.

Ya en üstteki kumrular, her öğleden sonra penceremin önüne geliyorlar, dünya umurlarında değil vallahi. Onlardan öğrenecek ne çok şeyimiz var aslında.



Baharın habercisi mimozalar içimi huzurla dolduruyor, ben bahar kadınıyırm diyorum başka bir şey demiyorum.

Ya laleler en sevdiğim çiçekler, şehrin her yerinde rengarenk bu aralar.



Ve kitabım, ve kahvem ...
Kahve öykülerindeki kahramanlar, apartman komşularım gibi bu aralar :)

Bir cumartesi sabahımı şenlendiren küçük mutluluklar bunlar.

Hafta sonumuz güzel geçsin ...

15 Mart 2014 Cumartesi

HAYAT İZLERİM




Blogumun adı gibiyim bu aralar.

Hayat  İzlerim ...

Farklı bir anlamda ama; hayat geçip gidiyor ve ben, ayakta, üzgün, sus pus hayatı izliyorum.

Berkin ölüyor, Burak ölüyor bir gazeteci ülkemin başındaki kişiye şunu soruyor " Berkin'in ölümü piyasaları etkiledi mi " ?

Ben hayretle izliyorum ölümün para ile ilişkilendirilmesini ...

Cevap hemen geliyor kısa ve net  ; " Hayır etkilemedi . "

Ben şaşkınlıkla izliyorum; hani devlet adamı ya soru sorulan; hani bir de ufaktan etrafındakileri azarlar falan. Farklı bir tepki bekliyorum; " Burada bir vakitsiz ölüm var; evlat acısı yaşayan bir aile var; sen bu soruyu bana nasıl sorarsın falan gibi ... Yok !! Cevap kesin " Hayır etkilemedi " ....

Ve ben izliyorum ....

********

Bizim ev -yazılarımda  hep anlatmışımdır- cadde üzerinde.Kalabalık, insan dolu ve aslında gürültülü ...
Delileri de çok bizim caddenin !!!

Bir polaroid fotoğraf makinesi ile gezen amca var mesela, kendini yetmişli yıllarda sanan.

Bir başkası var çok zararsız kaldırımda oynuyor, sanki bir yerde oyun havası çalıyor da eşlik ediyormuş gibi.

Bir diğeri kadın, en zavallısı da o. Geçmişinde ne yaşadığını bilmiyorum, yakından bakınca bütün vücudu jilet ve bıçak iziyle dolu. Elinde sigarası avaz avaz bağırarak geçiyor caddeden.

Ve ben onları da izliyorum; itiraf edeyim bazen sokakta göbek atan o genç çocuğa özeniyorum .

Uçurumun kenarında yaşamanın tuhaf hislerini taşımaktansa sokakta göbek atacak kadar aklını yitirmesi insanın ... Ne bileyim işte ...

****

Bu aralar böyle oldum ben ölümler, genç ölümler, deliler, nereye gittiği, ne olacağı  belli olmayan bir coğrafyda yaşamak...

İyi şeyler olmuyor mu oluyor elbet. Zaten onlar olmasa iyice anlamsız olur hayat ... Onlar da bir sonraki yazımın konusu olsun.

*****

Böyleyim işte bu günlerde . Hayat geçip gidiyor ve ben izliyorum ...
İz bırakacağım anlar olsun istiyorum ...

Blog Not: Cumartesi için çok karamsar bir yazı oldu farkındayım. Biraz karamsarlık dağılsın diye erken baharı yaşayan güzel şehrimden bir fotoğraf koydum yazı başlığına  :)



3 Mart 2014 Pazartesi

SUCUKLU YUMURTA !!!


Yok bu sefer öğrenci değilim fakat çiçeğimi burnuma takmışım,  yeni gelinim .

Yeni gelinim ya; mutfağımda her türlü donanım, mutfak gereçleri var artık .
Dilediğim gibi yemek, pasta, kek, börek vs. yapabilirim.
Çok da hevesliyim. Acemilik dönemimden çıkmışım, çıraktan halliceyim; azimliyim usta olucam mutfak konusunda !!!!

Pazar sabahları kahvaltı hazırlamayı çok seviyorum. Hatta baş işim diyebilirim.
Eşim de o zamanlar Çocuklar Duymasın'daki Haluk gibi kahvaltıda illa  sucuklu yumurta yemek istiyor.

Yine böyle bir pazar sabahı kalkıp özene bezene kahvaltı hazırlıyorum, sıra sucuk pişirmeye geliyor.
Birilerinden duymuşum; sucuğu kendi yağı ile pişirmek gerekirmiş. Bunun için tavada sucuk pişerken bir miktar su konmalıymış. Su buharlaşınca sucuk kendi yağını bırakırmış ve daha lezzetli olurmuş pişen sucuklar.

Duydum ya hemen denemem lazım. Sucukları tavaya koyup biraz su ile kızartmaya başlıyorum.
Fakat bir kaç dakika sonra tavadaki su gözüme az geliyor ve ben sucukların içine, kızgın tavaya biraz daha su ekliyorum !!!!!

O da ne ?????

Tava alev alıyor, ağzından alevler çıkaran bir ejderhaya dönüşüyor. Cosssss diye de bir ses çıkıyor. Panik halde, tavayı sapından alıp lavaboya musluğun altına atıyorum. Fakat nasıl bir alevse tavanın sapı, haliyle ellerim yanıyor. O arada alevlerden biri, tezgahın üzerinde duran mutfak havlusuna sıçrıyor. Derken onu fark ediyorum. Gözüme su dolu sürahi ilişiyor. Hemen üzerine sürahideki suyu boşaltıyorum.

Yangın, sel gibi şeylerden çok korkarım. İnsan ne olduğunu anlamadan ilerlerler çünkü.
O gün biraz daha korkak ve yavaş hareket etseydim, ciddi bir yangın çıkabilirdi evde.
Şimdi anıya da dönüşşse yaşadıklarım, mutfakta çok dikkatli olmak gerek.

Sonra ne mi yaptık? Eşim gürültüye uyandı. Beni sakinleştirdi. Tabii yeni evliyiz ya ondan sakinleştirdi. Şimdi olsa " Özlem sen de dikkat et biraz, amma sakarsın" falan derdi eminim  ... evlilikler eskiyince böyle oluyor ya o bakımdan ...
Tavayı çöpe attık.

Uzunca bir süre sucuklu yumurta yemedim yiyemedim ...
Cidden !!!!

20 Şubat 2014 Perşembe

"SİS" DEYİNCE ...



Öğrenciyim İstanbul'dan  ve ailemden ilk ayrılışım. Aklıma estikçe otobüse atlayıp İstanbul'a gidiyorum. Öyle böyle değil ama; ciddi ciddi Antalya - İstanbul arası günlük sefer yapıyorum !!

Bir de bizimkilere haber vermeme gibi bir huy edinmişim. Sürpriiiz diye karşılarına çıkıyorum, annem sevinçten ağlıyor, babam şaşırıyor, kız kardeşim mutlu oluyor falan filan.

Yine bir kış günü. Ocak sonu olmalı, ya da şubat başı.

 Aklıma esiyor; kimseye haber vermeden İstanbul'a gidiyorum. Otobüs akşam saat dokuzda hareket ediyor. Hava soğuk ...

Afyon'u geçiyoruz, Sandıklı'ya doğru ilerliyoruz. Afyon'da mola vermişiz. Afyon zehir gibi; soğuk  içime işliyor, burnumun ucu buz tutmak üzere;  otobüse zor atıyorum kendimi.

Fakat Sandıklı'dan sonra bizim otobüs bir sisin içine giriyor ki; sormayın gitsin.
Otobüs sisin içinde kayboluyor. İki tane şoför var bir de muavin hepsi çok tedirgin.
Şoför otobüsü mümkün olduğunca ağır kullanıyor.

Koltuğu şoförün arkasından almışım. Aslında en sevmediğim yer ama yapacak bir şey yok.

Yanımda bir kız oturuyor. Kız Bucak'tan sonra uyumaya başlıyor; ben sisin içinde kaybolmuşum. Otobüs sanki hayalet otobüs olmuş. Kızın horul horul uyuması sinirime dokunuyor.

Otobüs yola devam ediyor sis geçmiyor. Afyon'un insanın canını acıtan soğuğuna razı oluyorum.
Aklıma türlü türlü senaryolar geliyor.

Annemlerin yola çıktığımdan haberleri yok. Bir kaza falan olsa, kimse nerede olduğumu bilmiyor.
Al sana sürprizin hası hadi bakalım falan diyorum kendi kendime.

Elime kitap almışım, yandaki kız horul horul uyuduğu için kitap falan da okuyamıyorum.
- Ne güzel eskiden yolculuklarda kitap okurdum, şimdi asla okuyamıyorum . -

Sis Sandıklı'dan Adapazarı'na kadar devam etti. Adapazarı'nı geçtikten sonra dağıldı. Bende korku sabaha kadar dağları bekledi tabii.

Neyse sağ salim İstanbul'a indik. Harem'e vardığımızda otobüsten inince toprağı öpüyordum neredeyse !!!!

İstanbul'da sis falan yoktu çok şükür. Her zaman yaptığımı yaptım. Rıhtım'dan Moda'daki evimize kadar yürüdüm.

Eve geldiğimde bizimkilere sürpriz falan yapamadım; çünkü zaten babam amcamı arayıp benim İstanbul'a gelmekte olduğumu öğrenmiş. Annemle sabaha kadar beni beklemişler. Bu kışta kıyamette
ikide bir gelme be kızım seni çok merak ediyoruz diye laf ettiler bir de...

O zamandan beri; sisli havadan ürkerim. Dilerim ben bu yazıyı yayınlarken İstanbul'daki sis de dağılmış olur...

13 Şubat 2014 Perşembe

BİR LİMONLU KEK HİKAYESİ


Öğrenciyim. Arkadaşlarımla aynı evi paylaşıyoruz ve kendi çapımızda mutluyuz.

Günlerimiz okula gidip gelmekle, ders çalışmakla geçiyor. Arada dersleri kaytarıyor muyuz? Tabii ki evet. Çok da inek öğrenciler değiliz yani.

Tek sıkıntımız ev yemekleri. Annelerimizin yemeklerini, börek, çörek ve keklerini özlüyoruz; fakat içimiz dışımız pide, lahmacun gibi ıvır zıvırla doluyor. Feci şekilde ev yemeklerine hasretiz.

Mutfak kültürü konusunda sıfırın altında bir düzeydeyim; fakat nasıl azimliyim, hevesliyim görseniz çok duygulanırsınız, anlatılır gibi değil !!!!!

 Teflon tavalar yeni çıkmış o zamanlar tava böreği yapmayı falan öğreniyorum. Beceriyorum da. Üzerime bir cesaret geliyor anlatılır gibi değil !!!!

 Bu hızla  kek de yapmak istiyorum. Kek çok severim, halen de severim ne yalan söyleyim. Neyse çok gevezelik yapmayayım.

Pasta tenceresi buluyorum bir yerlerden. Hani şu ortası yuvarlak olanlardan, bir de limonlu kek tarifi öğreniyorum. Yaşasın benden mutlusu yok !!!

 Giriyorum mutfağa. Malzemeleri teker teker koyuyorum.

Önce yumurtaları kırıyorum, akını sarısını ayırıyor ayrı çırpıyorum.
Mikser falan da yok o zamanlar; yumurta çırpıcı var, annem çok kullanırdı. Yan tarafında bir kolu vardı bızzzz bızzzz çırpardık yumurtaları.

Neyse yumurtaları  çırptıktan sonra, süt ve un ekliyorum ...

O da ne? Benim kek hamuru sıvı oldu; krep hamurundan bile daha sıvı !!!!

Neyse demek böyle oluyor deyip; pasta tenceresine döktüm, pişirdim !!!!!

Sonuç rezalet !!!! Sıvı kek pişer mi hem de pasta tenceresinde ?

Kızlar eve geldiler. Halim perişan, nasıl mutsuzum anlatamam.

Neden sonra tarife bakmak aklıma geldi.

Meğer; tarifte yazan 1/ 2 su bardağı sütü, ben yanlış okuyup; 1 1/2 şeklinde koymuşum. Yani yarım bardak süt yerine 1, 5 bardak süt koymuşum. Garibim kek bu yüzden kek olmaktan çıkmış !!!!

Limonlu kek maceram hüsranla sonuçlandıktan sonra sanmayın ki cesaretim kırıldı. İkinci denememde başarılı oldum vallahi.

Geçen gün oğluma fotoğraftaki pastayı yaparken bu anım aklıma geldi.

Aslında benim mutfak maceralarım bitmez. Bir gün de sucuklu yumurta yaparken nasıl yangın çıkarma aşamasına geldiğimi anlatayım ...

Blog Not : Blog yazmayı ve okumayı özlemişim. Yaşanan onca sıkıntıdan ve babam gittikten sonra pek iyi geldi yazmak ve okumak ...