Uzun zamandır izlemek istediğimiz Kung Fu Panda adlı filme gittik oğlumla bu gün.
Bilet aldığımız sırada oğlum; - " Bu filmi yalnız izlemek istiyorum, sanırım o kadar büyüdüm anne ". dedi.
Bu hoşuma gitti tabii, her ne kadar bu animasyon filmi izleme fırsatını kaçırsam da önemli olan onun kendine yetebilmesiydi benim için.
Böylelikle oğlumla aramızda yeni bir dönem başladı.
Onunla üç yaşından beri sinema ve tiyatroya giden ben; artık oğluma sinemada eşlik etmeyebilirdim.
Büyümelerini ve kendilerine güven duymalarını görmek özel bir duygu. ( Benim gibi koruyucu ve kontrol delisi - hatta ben izninizle KONTROL DELİSİ yerine MANYAK falan demek istiyorum kendime- bir anne için inanın çok takdire şayan bir durum bu:)).
Biliyorum, ne kadar rahat davranırsam çocuğun öz güveni o kadar çok gelişir; ama tuhaf bir duygu bu annelik; yaşı kaç olursa olsun bir anne çocuğu ile birlikte büyüyor bence.
Neyse, onu sinemada bıraktıktan sonra en sevdiğim şeyi yapıp; Remzi Kitap Evi'ne girdim.
Kitaplar arasında bir süre kaybolduktan sonra uzun zamandır okumak istediğim Selçuk Altun'un Bizans Sultanı'nı aldım.
Oğlumu beklerken okumaya başladım, oğlum sinemadan çıktığında ben 50. sayfaya gelmiştim. Bizans Sultanı'na bayıldım. Okumayanlara tavsiye ederim.
Aslında dün gece Eva Luna'ya başlamıştım ama İsabel Allende'ciğim sever beni bu kadar beklemiş; bir kitap arası daha bekleyebilir herhalde .
SİNEMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SİNEMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Haziran 2011 Çarşamba
KUNG FU PANDA, ÇOCUKTA ÖZGÜVEN, BİZANS SULTANI
19 Kasım 2010 Cuma
SON BAYRAM GÜNÜ ANATOMİSİ

Dingin ve sakin geçen son bayram gününde evdeki kız penguenle erkek penguenin yoğun ısrarı üzerine Harry Potter'a gitmek durumunda kaldım.
Aslında amacım onları Harry ile başbaşa bırakıp Çağan Irmak'ın son filmi "Prensesin Uykusu"nu tek başıma izlemekti ama sinemadaki görevliler " Ebeveynsiz olmaz hanfendi" diye buyurunca mecburen Harry'nin sondan bir önceki filmini izledim işte.
Çocuklar pek keyif aldılar filmden.
Bana gelince;
1- Harry'nin gözlüklerine hayran oldum, o ne kırılmaz gözlük öyle arkadaş büyü mü yapıyordur nedir gözlüğe, bir şey olmadı.
2- Harry'nin kız arkadaşı Harmione'e sinir oldum, o ne soğuk kız öyle !!
3- En çok cin cüceyi sevdim zavallım helak oldu Harry'e yardım edebilmek için, sonu da kötü oldu zaten.
Filmin en hoş hikayesi alacakaranlıkta yürüyen üç erkek kardeşin hikayesiydi.
Ee bunu anlatırsam 2,5 saatlik filmi anlatmış olurum.
Meraklısı izleyecektir zaten.
Benim merakıma gelince, evet film güzeldi ama ben galiba Harry' ye falan pek meraklı değilim.
Kız penguenimle erkek penguenim mutlu oldular ya kısa günün kârı bu oldu bana:)
Bilmem keyif alıp almadığımı anlatabildim mi?
Etiketler:
BAYRAM TATİLİ,
SİNEMA
9 Kasım 2010 Salı
NEWYORK'TA BEŞ MİNARE

Artık alışkanlık haline geldi.
Ne kadar eleştirsek de Mahsun Kırmızıgül yeni bir film yaptığında mutlaka izlemem gerekiyor duygusuna kapılıyorum.
Bu düşünceden hareketle pazar günümüzü bloğumun müdavimi sevgili yeğenim Melis'le birlikte Newyork'ta Beş Minare'ye ayırdık.
Çoğu izleyici benim gibi düşünüyor olmalı ki öğle saatleri olmasına rağmen salon hayli kalabalıktı.
Vizyonda yeni olduğu için filmin konusunu uzun uzun anlatmak istemiyorum.
Film İstanbul - Newyork arasında geçiyor. Ara ara elini Bitlis'e de uzatmış, aslında Bitlis belki de filmin konusunun çıkış kaynağı.
Oyuncuları başarılı buldum.
Özellikle Haluk Bilginer filmin lokomotifi gibiydi. Muhteşem oyunu ile filmi son karesine kadar götürdü.
Mustafa Sandal, Salih Kalyon, Zafer Ergin, Engin Altan Düzyatan' ı da ayrıca kutlamak gerek.
Filmin son sahnesinde Suna Selen gibi bir sanatçıyı görmek çok özeldi.
Suna Selen'in muhteşem oyunu da izleyiciye hediye olmuş sanki.
Aksiyon sahneleri biraz abartılı gibi geldi bana.
Sonu diğer filmlerinde olduğu gibi bitti. Mahsun Kırmızıgül izleyiciyi şaşırtmaktan keyif alıyor olmalı.
Bende ise filmden geriye kalan Haluk Bilginer'in muhteşem performansıyla sergilediği oyunda söylediği şu cümle oldu : Doğduğunda ezanın okunur ama namazın kılınmaz.
Ölünce de namazın kılınır ama ezanın okunmaz
Ve “Hayat ezan ile namaz arası kadar kısa” dır ...
Etiketler:
Kategorilenmemiş,
SİNEMA
24 Kasım 2009 Salı
YENİ AY

18. Yaşına gireceği doğum gününü kutlamakta olan Bella Swan heyecan içindedir.
Heyecanı alışkın olduğumuzun aksine, büyümek istememesinden kaynaklanmaktadır.
Esas kız Bella 18. yaşına girdiğinde, 17 yaş görünümünde olan ancak yeryüzündeki ikameti 100 yıl öncesine dayanan vampir sevgilisi Edward’dan daha büyük olacaktır.
Bu düşünceler içerisinde zaten her fırsatta vampir olmaya niyetlenen Bella yine niyetini bozmak üzeredir.
Edward Cullen’in vampir ailesi tüm iyi niyetleriyle Bella’ya doğum günü partisi düzenlerler. Adetten olduğu üzere herkes Bella’ya hediyelerini sunar.
Hediye paketlerinden birinin kağıdı Bella’nın işaret parmağını keser ve o minicik kesikten oluk oluk kan akmaya başlar.
Kanın akışı o kadar şiddetlidir ki, o anda sinema salonundaki herkesin aklından “ akacak kan damarda durmaz “ ata sözü geçer.
Tam bu sırada vampir kardeşlerden Jasper kanın akışına dayanamayarak Bella’nın üzerine atlar.
Bella tam da vampirlik mertebesine erişmek üzereyken Edward ve Alice bu duruma engel olurlar.
Bu arada Bella daha da çok yaralanır. Evin reisi Doktor Carlisle büyük bir irade örneği göstererek Bella’nın kanayan yarasını diker. ( Sanırım doktor kimliği vampir kimliğinden daha ağır bastı )
Tüm bu olaylardan sonra Cullen Ailesi artık o diyarda kalmamaya, başka bir şehre gitmeye karar verirler.
Edward ve Bella ayrılırlar. Muhteşem aşık Edward Bella’yı ormanda bir başına bırakıp kaybolur.
Bella için zor günler başlamıştır. Bu zor günlerde onu teselli eden arkadaşı Jakop’tan başkası değildir.
Jakop’un da bir sırrı vardır.
Jakop aslında kurt adamdır.
Macera sever, esas kızımız Bella vampirlerden tam olarak kendini kurtaramamıştır, canavar ruhlu, kızıl saçlı afet vampir Victoria intikam için Bella’nın peşindedir. Ne çare ki vampirlerin korkulu rüyası kurt adamlardır. Jakop zaman zaman kurt adam olacak ve Victoria’nın Bella’ya yaklaşmasına engel olacaktır.
*****
Yok yok filmi sonuna kadar anlatmadım, çünkü asıl film bundan sonra başlıyor.
Eğer, Alacakaranlık Serisi’nin dört kitabını da bir hafta içinde bitirdiyseniz, Alacakaranlık filmini de çok beğendiyseniz, gözleri fazla alkolden kan çanağı içinde kalmış görünümünde olan porselen yüzlü Edward Cullen’ de favorileriniz arasındaysa, Yeni Ay’ı muhtemelen izleyeceksiniz, belki de izlediniz.
Ancak, Kurt adamlar, vampirlerle hiç işim olmaz diyorsanız bence vizyondaki diğer filmleri görün. Yeni Ay bu durumda hayatınıza bir şey katmayacaktır.
Etiketler:
SİNEMA
19 Kasım 2008 Çarşamba
Yalnız ve Issız Adam
ayla-dikmen-anlamazdinO zaten unutulmaz televizyon dizisi Çemberimde Gül Oya ve unutulmaz filmlerinden Babam ve Oğlum ile yüreğimde çoktan yerini almış bir yönetmendi.
Bunun için O’nun filmlerini ayrıca izlemekten sorumlu tutarım kendimi.
Filmlerinde her zaman kendime dair pek çok şey bulurum.
Bir eski şarkı, film karelerinde kullanılan sıradan gibi gözüken ama benim için ayrıntı olabilen bir eşya, bir güzel söz, yıllar önce okuduğum bir kitap. Örnekleri çoğaltmak mümkün.
Sanırım Çağan Irmak’ın başarısının sırrı bu.
İzleyicinin yüreğine dokunmasını bilmesi.
Uzun uzun filmi ve oyuncularının başarısını anlatmak istemiyorum.
Filmin özellikle son sahnesini de gördükten sonra kendimce kısacık, kıssadan hisselerim oldu benim;
- Aşk, gerçek olduğuna inandıysan yarım bırakılmayacak kadar özel bir duygu.
Hem bir insan hayatta gerçek aşkı kaç kere bulabilir ki?
- Doğru erkek, ya da doğru kadın diye bir şey yok, bunun için “ Sen daha iyilerine layıksın” kandırmacalarına da gerek yok.
- Hayat gözümüzün içine baka baka hızla akıp giderken, bize sunduklarının değerini bilmeliyiz / bilmeliymişiz.
Filmde kullanılan eski şarkıların güzelliğini de unutmamak gerek.
Şarkıların film kareleriyle muhteşem uyumu filmi daha da başarılı yapmış. Bir döneme damgasını vuran şarkılar ve sanatçıların bıraktığı izler Issız Adam’da daha da ortaya çıkıyor.
Sözün özü, Issız Adam son dönemde izlediğim en güzel ve başarılı filmlerden biri. Özellikle final sahnesi, Ada ile Alper arasındaki o sessiz konuşma izleyicinin hafızasından uzun süre silinmeyecek.
Bunun için O’nun filmlerini ayrıca izlemekten sorumlu tutarım kendimi.
Filmlerinde her zaman kendime dair pek çok şey bulurum.
Bir eski şarkı, film karelerinde kullanılan sıradan gibi gözüken ama benim için ayrıntı olabilen bir eşya, bir güzel söz, yıllar önce okuduğum bir kitap. Örnekleri çoğaltmak mümkün.
Sanırım Çağan Irmak’ın başarısının sırrı bu.
İzleyicinin yüreğine dokunmasını bilmesi.
Uzun uzun filmi ve oyuncularının başarısını anlatmak istemiyorum.
Filmin özellikle son sahnesini de gördükten sonra kendimce kısacık, kıssadan hisselerim oldu benim;
- Aşk, gerçek olduğuna inandıysan yarım bırakılmayacak kadar özel bir duygu.
Hem bir insan hayatta gerçek aşkı kaç kere bulabilir ki?
- Doğru erkek, ya da doğru kadın diye bir şey yok, bunun için “ Sen daha iyilerine layıksın” kandırmacalarına da gerek yok.
- Hayat gözümüzün içine baka baka hızla akıp giderken, bize sunduklarının değerini bilmeliyiz / bilmeliymişiz.
Filmde kullanılan eski şarkıların güzelliğini de unutmamak gerek.
Şarkıların film kareleriyle muhteşem uyumu filmi daha da başarılı yapmış. Bir döneme damgasını vuran şarkılar ve sanatçıların bıraktığı izler Issız Adam’da daha da ortaya çıkıyor.
Sözün özü, Issız Adam son dönemde izlediğim en güzel ve başarılı filmlerden biri. Özellikle final sahnesi, Ada ile Alper arasındaki o sessiz konuşma izleyicinin hafızasından uzun süre silinmeyecek.
Etiketler:
SİNEMA
5 Haziran 2008 Perşembe
O... ÇOCUKLARI
“ Balıkların suyunu değiştirmeseydin, ölmeyeceklerdi.
Onlar kirli suda yüzmeye alışıklar, temiz suyu kabullenemediler, bu çocukların hayatlarını da değiştirme, ağlamayı öğretme onlara” diyordu Mehtap Anne filmin bir karesinde İtalyan Donatella’ya.
“Senin yanında on beş dakika kalan sana kesinlikle aşık olur” diyordu bir başka karede bıçkın delikanlı Saffet yine İtalyan Donatella’ ya.
“ Suçun ne abla? Diyordu, Bağdagül ya da kendi değiştirdiği adı ile Hatice, siyasi suçtan aranan Meryem’e : “ Suçun ne ki seni bu kadar arıyorlar ?” ve “ Suçum insanları sevmek; çok sevmek diye yanıtlıyordu bir diğer karede işlediği “ SUÇ” nedeniyle kızından ayrılmak zorunda bırakılan Meryem, Hatice’nin sorusunu.
* * * * *
Dönem filmlerini hep beğeni ile izlemişimdir.
Beğeni nedenim o kadar çok ki; saymakla bitmez.
Yakın tarihimize ışık tuttuğu için, o dönemleri yaşamış insanların hayatlarını değiştirmek zorunda kalışlarını, ruhlarında, kişiliklerinde bıraktığı onarılmaz yaraları, özellikle yeni yetişen jenerasyona başarı ile aktarabildikleri için, favorilerim arasında olmuştur dönem filmleri.
Bu nedenle iki yıl önce izlediğim ve beynime kazıdığım Sırrı Süreyya Önder imzalı Beynelmilel filminden sonra aynı ismi “ O … Çocukları” nda da görünce, Beynelmilel’in tadı damağımdaki referansı ile izledim “ O … Çocukları” nı.
Yine bir dönem filmiydi, değişen hayatlar, çekilen acılar, katlanılması güç ayrılıklar, zorla bitirilen yaşamlar vardı filmin içinde. Bir ülkenin yaşamaması gereken bir süreci anlatıyordu tüm çıplaklığı ile.
Oyuncular, performans hepsi mükemmeldi, ancak filmin sonu değişik duygular uyandırdı bende.
Keyifle yenen dondurmanın külahını son anda yere düşürmek gibi bir duyguydu bu.
O güzel senaryo, muhteşem oyuncular bir kenara itilmiş de, filmin sonunu en kısa sürede nasıl kotarabiliriz çabalarına girilmiş gibi. Argo kelimeler Mehtap Anne’nin ağzına yakışsa da, sanki izleyici argodan çok hoşlanırmış ya da argo içeren filmler daha çok izleyici bulurmuş gibi… Filmin sonu başka türlü bağlanamazmış gibi.
Filmin sonunda, düşen dondurmasının ardından yere üzülerek bakan çocuk gibi hissettim ben de kendimi.
* * * *
O… ÇOCUKLARI
Yönetmen : Murat Saraçoğlu
Senaryo : Sırrı Süreyya Önder
Oyuncular : Altan Erkekli, Özgü Namal, Şevket Çoruh, Demet Akbağ, Mahir İpek, İpek Tuzcuoğlu, Sarp Apak, Gökhan Atalay, Sezin Akbaşoğulları
Yapımcı : Selay Tozkoparan Oğuz
Görüntü Yönetmeni : Cengiz Uzun
Müzik : Kıraç
Süre : 2 saat, 00 dk.
Gösterim Tarihi : 16 Mayıs 2008
Onlar kirli suda yüzmeye alışıklar, temiz suyu kabullenemediler, bu çocukların hayatlarını da değiştirme, ağlamayı öğretme onlara” diyordu Mehtap Anne filmin bir karesinde İtalyan Donatella’ya.
“Senin yanında on beş dakika kalan sana kesinlikle aşık olur” diyordu bir başka karede bıçkın delikanlı Saffet yine İtalyan Donatella’ ya.
“ Suçun ne abla? Diyordu, Bağdagül ya da kendi değiştirdiği adı ile Hatice, siyasi suçtan aranan Meryem’e : “ Suçun ne ki seni bu kadar arıyorlar ?” ve “ Suçum insanları sevmek; çok sevmek diye yanıtlıyordu bir diğer karede işlediği “ SUÇ” nedeniyle kızından ayrılmak zorunda bırakılan Meryem, Hatice’nin sorusunu.
* * * * *
Dönem filmlerini hep beğeni ile izlemişimdir.
Beğeni nedenim o kadar çok ki; saymakla bitmez.
Yakın tarihimize ışık tuttuğu için, o dönemleri yaşamış insanların hayatlarını değiştirmek zorunda kalışlarını, ruhlarında, kişiliklerinde bıraktığı onarılmaz yaraları, özellikle yeni yetişen jenerasyona başarı ile aktarabildikleri için, favorilerim arasında olmuştur dönem filmleri.
Bu nedenle iki yıl önce izlediğim ve beynime kazıdığım Sırrı Süreyya Önder imzalı Beynelmilel filminden sonra aynı ismi “ O … Çocukları” nda da görünce, Beynelmilel’in tadı damağımdaki referansı ile izledim “ O … Çocukları” nı.
Yine bir dönem filmiydi, değişen hayatlar, çekilen acılar, katlanılması güç ayrılıklar, zorla bitirilen yaşamlar vardı filmin içinde. Bir ülkenin yaşamaması gereken bir süreci anlatıyordu tüm çıplaklığı ile.
Oyuncular, performans hepsi mükemmeldi, ancak filmin sonu değişik duygular uyandırdı bende.
Keyifle yenen dondurmanın külahını son anda yere düşürmek gibi bir duyguydu bu.
O güzel senaryo, muhteşem oyuncular bir kenara itilmiş de, filmin sonunu en kısa sürede nasıl kotarabiliriz çabalarına girilmiş gibi. Argo kelimeler Mehtap Anne’nin ağzına yakışsa da, sanki izleyici argodan çok hoşlanırmış ya da argo içeren filmler daha çok izleyici bulurmuş gibi… Filmin sonu başka türlü bağlanamazmış gibi.
Filmin sonunda, düşen dondurmasının ardından yere üzülerek bakan çocuk gibi hissettim ben de kendimi.
* * * *
O… ÇOCUKLARI
Yönetmen : Murat Saraçoğlu
Senaryo : Sırrı Süreyya Önder
Oyuncular : Altan Erkekli, Özgü Namal, Şevket Çoruh, Demet Akbağ, Mahir İpek, İpek Tuzcuoğlu, Sarp Apak, Gökhan Atalay, Sezin Akbaşoğulları
Yapımcı : Selay Tozkoparan Oğuz
Görüntü Yönetmeni : Cengiz Uzun
Müzik : Kıraç
Süre : 2 saat, 00 dk.
Gösterim Tarihi : 16 Mayıs 2008
Etiketler:
SİNEMA
29 Mayıs 2008 Perşembe
Sevgili Yönetmenim
“ Üç Maymun ‘’ filmiyle Cannes Film Festivali’ nde “ En İyi Yönetmen” ödülü almış olmanız beni hiç şaşırtmadı, çünkü siz zaten en iyi filmleri yöneten, en iyi yönetmenlerimizden biriydiniz. Üstelik bilenler bilir bu ödül sizin aldığınız ilk ödülünüz de değil.
Ödül töreninde, ödülünüzü alırken ödülün büyüsüne kapılmadan, onurlu ve tevazu dolu duruşunuz da çok tanıdık ve size özgü ama o ödülü aldığınız sırada yaptığınız konuşma, konuşma sırasında kullandığınız o önemli cümle o kadar özel ki, Türk Halkı olarak hepimizin dikkate alması gerektiğine inanıyorum.
“ Kazandığım ödülü tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme ithaf ediyorum.”
* * * * * * * *
Hem güzel hem yalnız olunuyorsa eğer, ortada mutlaka bir yanlış vardır. Yalnızlık zordur, çok da katlanılacak bir durum değildir elbet, güzel olan yalnızsa eğer, bu yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu anlamına gelir, belki de güzel olan özellikle yalnız bırakılıyordur ve bu durum en tehlikelisidir, işte o zaman durup uzun uzun düşünmek gerekir.
Siz tam da yabancı medyanın gözleri en önemli film festivallerinden birinde üzerinize çevrilmişken, aldığınız en iyi yönetmen ödülü ile “Tutkuyla bağlı olduğunuz yalnız ve güzel ülkenizi “ tüm dünyaya bir kere daha tanıtıp anlattınız.
Ödülünüz Türk Sineması’nda neler yapılabileceğini de bir kere daha kanıtlarken, o anlamlı cümleniz çoktan hepimizin yüreklerine yerleşip kazındı bile.
Yapmamız gereken güzel ülkemizin yalnız bırakılma savaşına hep birlikte göğüs germemizdir. Yaşadıklarımızın farkına varıp çözüm üretebilmektir. Bunun yolu beraberce el ele tutuşmaktan, birlik olmaktan geçer.
Başarılarınız daim olsun sevgili yönetmenim.
* * * * * *
NURİ BİLGE CEYLAN’IN FİLMLERİ:
Koza 1995
Kasaba 1997
Mayıs Sıkıntısı 1999
Uzak 2002
İklimler 2006
Üç Maymun 2008
Ödül töreninde, ödülünüzü alırken ödülün büyüsüne kapılmadan, onurlu ve tevazu dolu duruşunuz da çok tanıdık ve size özgü ama o ödülü aldığınız sırada yaptığınız konuşma, konuşma sırasında kullandığınız o önemli cümle o kadar özel ki, Türk Halkı olarak hepimizin dikkate alması gerektiğine inanıyorum.
“ Kazandığım ödülü tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme ithaf ediyorum.”
* * * * * * * *
Hem güzel hem yalnız olunuyorsa eğer, ortada mutlaka bir yanlış vardır. Yalnızlık zordur, çok da katlanılacak bir durum değildir elbet, güzel olan yalnızsa eğer, bu yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu anlamına gelir, belki de güzel olan özellikle yalnız bırakılıyordur ve bu durum en tehlikelisidir, işte o zaman durup uzun uzun düşünmek gerekir.
Siz tam da yabancı medyanın gözleri en önemli film festivallerinden birinde üzerinize çevrilmişken, aldığınız en iyi yönetmen ödülü ile “Tutkuyla bağlı olduğunuz yalnız ve güzel ülkenizi “ tüm dünyaya bir kere daha tanıtıp anlattınız.
Ödülünüz Türk Sineması’nda neler yapılabileceğini de bir kere daha kanıtlarken, o anlamlı cümleniz çoktan hepimizin yüreklerine yerleşip kazındı bile.
Yapmamız gereken güzel ülkemizin yalnız bırakılma savaşına hep birlikte göğüs germemizdir. Yaşadıklarımızın farkına varıp çözüm üretebilmektir. Bunun yolu beraberce el ele tutuşmaktan, birlik olmaktan geçer.
Başarılarınız daim olsun sevgili yönetmenim.
* * * * * *
NURİ BİLGE CEYLAN’IN FİLMLERİ:
Koza 1995
Kasaba 1997
Mayıs Sıkıntısı 1999
Uzak 2002
İklimler 2006
Üç Maymun 2008
Etiketler:
SİNEMA
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

