24 Mart 2019 Pazar
Bu toplardan sadece bir tanesi lastiktir, diğer toplar ise camdandır.
Bu toplar;
*işimizi*,
*ailemizi*,
*sağlığımızı*,
*dostlarımızı * ve
*benliğimizi temsil etmektedir.
Bu 5 top içinde bir tek İŞİMİZ lastik toptur.
Onu düşürürsek zıplatabiliriz.
Ancak diğer 4 top camdan yapıldığından, düşerse kırılırlar ve yerlerine konulamazlar.
Bunu fark etmeli ve hayatımızı bu dengeye göre kurmalıyız
Oysa hepimiz,
O lastik topu tutabilmek uğruna, diğerlerini kırıp dökeriz.
Dostlarınızı çantada keklik sanmayın.
Sıkıca sarılın onlara, tıpkı hayata sarıldığınız gibi.
Çünkü onlarsız hayat anlamsızdır.
Hayatı çok hızlı koşmayın.
Nereden geldiğinizi ve nereye gittiğinizi unutmayın.
Hayatın bir yarış değil, her saniyesinin tadı çıkarılması gereken güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan çıkarmayın.”
___________Üzeyir Garih
Bu
14 Mart 2019 Perşembe
SAVAŞ ÇIĞLIKLARI
Yıl 1945...Nagasaki'ye atom bombası atılmasının ardından, kardeşinin cesedini ölülerin yakıldığı alana getiren bir Japon çocuğun fotoğrafı...
Bu fotoğrafı çeken Joe O'Donnel, aslında bölgeye Amerikalılar tarafından gönderilen bir casustu. Görevi, Nagasaki ve çevresinde oldukça fazla fotoğraf çekip bunları ABD Genel Kurmayına yollamaktı. Böylece yetkililer bombanın gücü hakkında daha iyi fikir sahibi olacaklardı:
"Ateşe doğru gelen 10 yaşlarında bir erkek çocuk gördüm. Sırtında bir bebek taşıyordu. O günlerde Japonya'da çocuklar küçük kardeşlerini sırtlarına alıp oyunlar oynardı. Önce böyle olduğunu zannettim. Fakat bu çocuğun havası tamamen farklıydı. Buraya çok ciddi bir sebeple geldiği meydandaydı. Ayakları çıplaktı ve yüzüne sert bir ifade yerleşmişti. Arkasındaki bebeğin kafası geriye düşmüştü, uyuyor gibiydi. Çocuk yaklaşık beş dakika kadar hiç kımıldamadan saygı duruşunda bulundu.
Sonra, ölüleri yakan maskeli görevlilerden biri çocuğun yanına gitti ve bebeği bağlayan kayışları çözdü. İşte o zaman bebeğin ölü olduğunu anladım.
Görevli, ölü bebeği aldı ve ateşin üstüne yerleştirdi. Çocuk ise kaskatı bir şekilde dakikalarca ayakta durdu. Alt dudağını o kadar şiddetli ısırıyordu ki sonunda kan akmaya başladı. Kardeşinin cesedi alevlerin içinde tamamen kaybolduktan sonra arkasını döndü ve sessizce oradan uzaklaştı."
Japonya, dini olmayan, ancak yüzyıllardır sürdürdüğü eğitim sistemi nedeniyle işte böylesi onurlu-erdemli çocuklara-insanlara sahip olduğu içindir ki, Dünyanın en ahlaklı ülkesi..
10 Mart 2019 Pazar
RAKIYA GÜZELLEME
- Aylardır blog sayfamla ilgili bir sorun yaşıyorum.
Hali hazırda tam düzeltebilmiş değilim.
Deneme yapmak için çok beğendiğim bir yazıyı paylaşıyorum.
Umarım sorunu çözebilirim ve umarım daha çok yazabilirim. -
***
Eşsiz bir İstanbul akşamında,
güneşi boğazda batırmaya ant içmiş yakamozların dansını izleyip
kadehler tokuşturulurken
yan masada memleket kurtarılıyorken
avucumun içindeki buz gibi bardağa baktım da;
‘Ne menem bir şeysin sen’ dedim.
‘Bir içecek, sarıldığı gazete kağıdına da,
sakız kokulu beyaz keten örtüsü yayılmış masaya da, ete, ciğere, mezeye de maviye de bu kadar mı yakışır?
Neşeye de efkara da yoldaştır.
Ondan mı ki, geceye inat bembeyazdır’.
Bira gibi ayağa, çoluk çocuğa düşmemiştir, belli bir yaşanmışlığı, anıları, en basitinden hazırlanmış bir masası vardır rakının.
Viski gibi boğazı yakmaz, süzülerek akar gider. Rakının silueti sevgilidir, kokusu yar, tadı can.
Ne zaman bir efkar bassa içi, ne zaman çıkamasak işin içinden, kafada deli sorular, bassa afakanlar, bir koşu meyhaneye gidilir.
Oysa rakı, cevabı bulmak için değil,
soruyu unutmak için içilir…
Lübnan’ın Arak’ı, Yunan’ın Uzo’su, İtalyan’ın Sambuca’sı gaflet ve delalete düşüp alternatif olmaya çalışsalar da rakıya, hüzünlerini sulandırmadan
sek içmeye çalışmış bir milletin evlatları
buna izin vermemiş, korumuşlardır bu anason kokulu cesaret hapının sıvılaştırılmış halini.
Milli içkimiz olur kendileri;
Son nefes verilene, son aşık ölene,
son ümit tükenene kadar eğdirmeyiz başını öne.
Düşündüm de rakı, dünyada çift bardakla içilen tek içki; Ruhla beden gibi, iki sevgili, gece ve gündüz gibi..
Yan yana durup birbirinin derdini dinlermişçesine, bir dudakta birleşip sevişircesine…
Rakı olmasaydı hayat olurdu yine belki ama şarkılar yetim, besteler öksüz kalırdı;
Bir ihtimal daha olmazdı;
Senede bir gün bile.
Dalgalansak da durulsak da, yine bütün meyhanelerini dolaşırdık İstanbul’un
ama o tatlı huzuru bulamazdık Kalamış’ta mesela.
Bir bekleyenimiz olmazdı ada sahillerinde,
deniz ve mehtap sormazdı; neredesin diye.
Ve Elbet bir gün kavuşacağız desek de
kavuşmak hayal olurdu, dönülmez akşamın ufkunda…
Derdi, gamı, tasayı unutturup
anda dondurabilme özelliği de vardır bu rakının. Hatta işin ucunu umuda bağlayıp
gökyüzüne salıverdirir alimallah.
Ben bizzat yaşadım da oradan biliyorum.
Geçenlerde bir rakı muhabbetinin ilerleyen saatlerinde; ‘O iş imkansız’ lafı çıkmış ağzımdan.
‘Bak imkansızın içinde bile imkan var’ dediler; ‘Etme!’
Ne diyeyim; Adam rakıyı icat etmiş, hala psikologa giden var; ‘Gitme !’
Yaaa şöyle günahtır, böyle haramdır, acıdır, ağırdır muhabbetinden çıkıp
keyifli bir masanın etrafında toplanıp
rakıdan dem vurunca başka bir alemin içinde buluyor insan kendini.
Çokça komik, bolca eğlenceli, esprili.
‘Üç rakı kapağı getirene pilot belgesi bedava’ yazan bir kapıdan girip;
‘Garson, kapı getir, dışarı çıkıcam’a giden bir yolda sallanmadan yürüyebilirsen şanslısın.
Unutma; şarap yaşayanlar için,
rakı ise hikayesi yarım kalanlar içindir.
Böyle zamanlarda, bir ‘büyüğe’ danışmak iyi gelir.
Rakı içmek de adap gerektirir;
Bir kiminle içtiğine dikkat edeceksin
bir de kimin için içtiğine.
Şarkı da önemli bak,
Zeki Müren iyi gider mesela yanında.
Derdini en iyi nağmeler anlar.
Çünkü rakı yanındakiyle içilse de
kadeh aklındakine kalkar!
Rakı seven adam kalitelidir.
Beyaz peynir tercih eder, kaşarla işi olmaz. Bir erkek için en büyük keyiflerden biridir dostla, ahbapla erkek erkeğe içmek.
Tamam da sevdiği kadınla rakı içmek bir başkadır. Güzeldir kadın, içtikçe güzelleşir. Ondan derler ki;
"Çirkin kadın yoktur, az rakı vardır".
Kadının içindeki beyazdır rakı, buğudur, dumandır. Ütüsüz kadınlardır rakı sevenler. Oysa şarap sevenler, ütülüdür.
Çantaları, ayakkabıları, kemerleri aynı renktir. Şöyle bir bakınca tastamamdırlar. Oysa rakı sevenlerin üstleri başları değil belki ama dertleri, kederleri tastamamdır.
Bardağa atılmış üç-beş buz söndürmez yangınlarını. Alayına isyan etmez bu kadınlar. Aksine kadehlerini, alayının şerefine kaldırırlar.
Sen hiç ömründe bütün aşkını gözlerine yükleyip o gözlerle ruhuna dokunan bir kadınla rakı içtin mi?
İçmedinse, rakı içen bir kadından daha güzel olan tek şeyin, o kadının seni sevmesi olduğunu bilemezsin!
Aynen dediğin gibi Aydın Boysan;
Rakı sofrasına meze olmuş yürek yangınlarının kibritle oynayıp kaçan faili de, büyük kahkahaların ardındaki nemli gözlerin sahibi de bir kadındır.
Unutma; Rakı sofrasında kadın yoksa, uğruna sofra kurulmuş bir kadın vardır...”
Vakti kerahattir...
26 Aralık 2018 Çarşamba
KARA DUT
Bir zamanlar birbirlerine âşık iki genç vardı.
Kızın adı Tispe, delikanlının ki, Piremus idi.
Yan yana evlerde otururlardı; birlikte büyüdüler ve çocukluklarından beri birbirlerine âşıktılar. Aileleri bu aşka karşıydı. Ama onlar, bu derin sevgiden vazgeçemiyorlardı.
Bir gece, gizlice ormandaki ağacın altında buluşmaya karar verdiler.
Tispe, ağaca Piremus’tan önce varmıştı.
Uzaktan ağzından kanlar akan kocaman bir aslan gördü. Korktu; hemen yakındaki bir mağaraya saklandı. Ama koşarken boynundaki eşarbı düşürmüştü.
O sırada Piremus geldi. Kocaman aslan, biricik sevgilisi Tispe’nin eşarbını parçalıyordu.
Tispe’nin öldüğünü düşündü; onsuz yaşayamazdı.
Belinden hançerini çıkardı ve göğsüne sapladı.
Cansız bedeni kanlar içinde yere düştü.
Tispe korkusunu yendi; mağaradan çıktı.
Ağacın altına geldiğinde o korkunç sahneyle karşı karşıya geldi.
Piremus’un cansız bedeni yerdeydi; elinde Tispe’nin düşürdüğü eşarbını tutuyordu.
Piremus’un, kendisinin öldüğünü sanıp, canına kıydığını anladı.
Bir an bile düşünmeden hançeri alıp göğsüne sapladı.
Ölüm bile onları ayıramadı. Bedeni, Piremus’un vücudunun üzerine düştü.
Ve Tanrı, o yüce aşkı ölümsüzleştirmek amacıyla, bu çiftin buluştuğu ağacı onlara adadı.
Piremus’un kanını bu ağacın meyvelerine, Tispe’nin gözyaşlarını ise, ağacın yapraklarına verdi.
O günden beri, karadut ağacının meyvesinin çıkmayan lekesini (Piremus’un kan lekesini), dut ağacının yaprakları (Tispe’nin gözyaşları) temizler…
Bilir misiniz, karadutun lekesi çıkmaz ama elinize ağacın yaprağını alıp ovuşturursanız, o lekenin çıktığını görürsünüz.
Alıntı ...
11 Kasım 2018 Pazar
DÜĞME
Hic bilmiyordum Ilk defa duydum cok ilginc. Okuyun lutfen.
Mustafa Kemal Atatürk'ün naşı İstanbul'dan ayrılıyor, Ankara'ya götürülecek.
İnsanlar üzüntülü, hüzün var her yerde...
Karaköy'den geçerken birdenbire,
'Çıt' diye bir ses...
Çıt! Çıt! Çıt!
Aaa!
Gökyüzünden düğme yağdı biliyor musunuz?
Düğme yağdı gökyüzünden!
Atatürk'ün o bayrağa sarılı tabutuna düğme yağdı...
Rengârenk düğmeler!
Düğme yağıyor! Çıt! Çıt! Düğme yağıyor!
Herkes yukarı baktı!
O caddedeki dükkânlarda, bürolarda
Türkiye Cumhuriyeti'nin Yahudi vatandaşları var pencerelerde...
Ve Yahudi kardeşlerimiz, ülkenin Yahudi vatandaşları, önderlerini, bu güzel insanı kendi (matem) geleneklerine göre "gömleklerinin ceketlerinin düğmelerini kopararak" uğurluyorlar...
Nasıl bir görüntü...
Atların çektiği top arabasında Mustafa Kemal Atatürk'ün tabutu ve üstüne rengârenk düğmeler yağıyor, pencerede gözüyaşlı insanlar...
Gömleklerin, ceketlerin düğmeleri kopartılarak uğurlama ne demekmiş biliyor musunuz?
"BEN SENDEN SONRA EKSİĞİM"
6 Kasım 2018 Salı
MÜSLÜM
Arabesk hiç sevmedim ve dinlemedim.
Halen de dinlemem.
Arabesk hariç her müziği severek dinlerim.
Ölümünden önce Teoman şarkılarını yorumlamaya başlamıştı Müslüm Gürses.
O zaman, "bu adamın sesi de fena değilmiş" dediğimi hatırlıyorum .
Fakat hiçbir zaman insanların konserlerinde kendilerini jiletlemelerini olay çıkartmalarını anlayamadım.
Filmini de Timuçin Esen ve Zerrin Tekindor' un oyunculuğunu görmek için izledim.
Bir insanın yaşayabileceği en büyük acıları yaşamış meğer Müslüm Gürses.
Acıyı seven bir toplum olduğumuz için Müslüm Babalarını bağrına basmış halk.
Sonuç olarak; film çok güzel, oyuncular çok başarılı, hüzüne ortak olmuş bir hayat sürmüş Müslüm Gürses.
Ölümünden önce yine müzikle işbirliği yapmış.
Bunlar önemli ...
Ve fakat ben yine de arabesk dinlemeyeyim ...
3 Kasım 2018 Cumartesi
KIRLANGIÇ ÖĞRETİSİ
Kırlangıçları hep çok sevdim.
Ayvalık’ta bir açık hava otelindeyim, resepsiyon da açıkta. Resepsiyonun köşesinde bir kırlangıç yuvası var; üç yavru, kafalar dışarda, gagalar açık. Anne ve baba gidip gelip yiyecek getiriyorlar ve ayrı zamanlarda geldikleri için birbirlerini görmüyorlar. Anne birinci yavruya yem veriyor, birazdan baba gelip ikinciye, anne tekrar geldiğinde üçüncüye, baba gelip birinciye. İnanılır gibi değil, sırayı hiç şaşırmadılar: ADALET.
Akşama doğru sudan çıktım, baktım yuvaya siyah bir kedi yaklaşmış. O ufacık ana baba canhıraş bir şekilde dalıp, çıkıp kediyi uzağa kadar kovaladılar: CESARET.
Otel sahibi şunları anlattı: bahar başlarında göçten döndüklerinde yuvanın bulunduğu bölümün kapalı olduğunu görünce, resepsiyon görevlisinin kaldığı odaya girip çıkıp onu uyandırmışlar: AKIL.
Sabah su içmek için fiskiyenin üzerinde dolaşıp çığlıklar atıyorlardı, ta ki fiskiye açılana kadar: İLETİŞİM.
Yuvalarını öyle bir yaparlar ki yıllarca dayanır: KALİTE.
Yazları sıcak ülkelere göç ederler: YENİLİK.
Onların yaptığı yuva, diğer kuşların saman çöplerini üst üste koyarak yaptığı dingildik yuvalara hiç benzemez. Benzer bir yuva yapabilen başka bir kuş yoktur: FARKLILIK.
Hiç kırlangıçları bir yerde pineklerken hatırlıyor musunuz?
Devamlı uçarlar: ÇALIŞKANLIK.
İnanılmaz hızlıdırlar, su zerresini havada yakalarlar: HIZ.
Binlerce mil uzaktan hep aynı yuvaya dönerler. Ömürlerinin sonuna kadar yuvalarına bağlıdırlar: YURT SEVGİSİ
Kırlangıçları hep çok sevdim.
Ahmet Şerif İzgören


