Çocuktum. ilkokul ikinci sınıfta olmalıyım.
O zamanlar yaz tatilimi geçirmek için sabırsızlanarak gittiğim, çocukluk sarayımdayım.
Anneannem ve dedemin evinde.
Aslında küçük ama benim için kocaman bir ev bu.
Ön bahçesi çiçekler arka bahçesi tavuklar, horozlar, civciv ve piliçler, orta büyüklükte bir havuz içinde ördeklerle dolu.
Meyve ağaçlarını da unutmayalım. Şimdi organik diye köy yumurtası satıyorlar ya; hani dolaşan tavuk yumurtası diyorlar; hah işte o zamanlar her sabah bu dolaşan tavukların yumurtası eşlik ediyor kahvaltılarımıza. Dut mevsimi gelince dutları, kiraz mevsimi gelince kirazları dalından koparıp yiyoruz ve mutluyuz.
Bir de Karabaş var.
Dedemin köpeği. Uzun bacaklı bir köpek. Özellikle dedeme çok bağlı.
Dedem bu evde oturmayı sağlık sorunları yüzünden tercih etmiş.
Kalbinde ciddi problemler var ve zaman zaman dinmek bilmeyen göğüs ağrıları çekiyor.
Her ağrı gelince ölüme bir adım yaklaşıyor, hemen dil altı ilacını alıyor ve olabildiğince dinleniyor. Bu kalp aslında onu 84 yaşına kadar yaşatacak, yaşam kalitesi düşse de anneannem ondan önce gidecek o zamanlar bunu bilmiyor, hiç birimiz bilmiyoruz.
Bir gün dedem yine hastalanıyor. Öyle böyle değil ama. Dil altı ilaçları falan hiç bir şey iyi gelmiyor.
Ben de yanlarındayım. dedemi öyle görünce korkuyorum
Önce eve doktor çağırıyoruz sonra dayıma haber veriyoruz. Anneannemle beraber doktora götürüyorlar; biraz hastanede yatması gerekiyor diyor doktorlar.
Her şeyi öylece bırakıyorlar. Ben İstanbul'a dönüyorum. Annem ve babam almaya geliyorlar annem de dedemin başında kalıyor.
Ağlıyorum. "Ağlama" diyor anneannem. "Deden iyileşşsin gelirsin yine ..."
Aradan bir ay geçiyor, dedem iyileşiyor. Şeker Bayramı geliyor ve biz bütün çocuklar ve torunlar anneannemin evinde toplanıyoruz. Hem bayram diye, hem dedeme biraz moral olsun diye.
Eve geldiğimde bir sessizlik fark ediyorum.
Karabaş ortalarda yok. Kümesteki tavuk ve horozlar eksilmiş.
Sonra aralarında konuşurken duyuyorum. Kümese anneannemle dedem hastanedeyken tilki mi sansar mı tam hatırlamıyorum bir hayvan saldırmış.
Birkaç tavuk ve horozu parçalamış. Karabaş saldırmış hayvana onu da parçalamış. Çok mücadele etmiş ama paramparça olmuş Karabaş.
Bunu duyunca bir köşeye çekiliyorum, elime kitabımı alıyorum. Kimseye belli etmeden sessizce ağlıyorum.
Aramızdaki diyaloğun dedemle her bahçeye çıktığımızda dedemin ve benim paçalarımıza sarılıp bizi koklamaktan öteye gitmediği Karabaş'ın bu acı ölümünü kabullenemiyorum.
Sonra diyorum ki ya dedem ölseydi? Ya Karabaş'la birlikte onu da kaybetseydim?
Şükür çok şükür diyorum dedem hayatta.
"Artık onu hiç üzmiycem ne zaman isterse bahçeyi temizliycem, tavuklara yem vericem diye kendi kendime söz veriyorum. "
Şimdi bu anı durup dururken nereden aklıma geldi? İnanın bilmiyorum.