14 Kasım 2008 Cuma

2035







Genç adam baş ucunda kitap okurken uyuya kalan kızının üzerini örttü.
Yanındaki lambayı söndürüp, gece lambasını yaktı.
Kızının yanağına sevgi dolu bir öpücük kondurup, kulağına “Seni seviyorum kızım” diye fısıldadı.

Küçük kız çoktan uykuya dalmıştı.

Evlerinin salonuna geçti, televizyon izleyen eşi - “ Uyudu mu sonunda?” diye sordu.
-“ Evet” diye yanıtladı adam eşini.
-“ Aynı masalı 4 kez okuduktan sonra uyudu kızım” dedi.
-“ Yaa, bıkmıyorlar defalarca aynı masalı dinlemekten değil mi?” diye soran eşine, genç adam - “O da bir şey mi ben anneme 7- 8 kez falan okuturdum aynı masalı, O da sabırla okurdu “ dedi, yüzüne yayılan huzurlu bir tebessümle.

Birer kahve yaptılar kendilerine ve eskilerden konuşmaya başladılar.
-“ Benim annem tuhaf bir kadındı” dedi genç adam.
-“ Nasıl tuhaftı” diye sordu karısı.
-“ Tuhaftı işte. Mesela bana hamileyken 3. aydan itibaren klasik müzik dinlemeye başlamış.
6. ayın sonunda, dinlediğim müziğe tepki verip hareket ettiğimi söylerdi.
Doğum yapıp eve taburcu olduğumuzda da, herkes hayırlı olsun ziyaretleri yaparken o kaşla göz arasında 3 günlük bebeğe yine klasik müzik dinletmiş ve ben ellerimi hareket ettirmişim müziğin sesini duyunca. Bunu gören annem durur mu? Ben her uykuya yatışımda bana klasik müzik dinletmiş taaa ki ben 2 yaşıma basana kadar.”

-“ Ne güzel işte diye yanıtladı” genç kadın eşini. Hassas bir kulağın, güzel bir sesin olmasını annene borçlusun o zaman. Üstelik bırakmasaydın piyano çalmayı belki de şimdi iyi bir piyanist olmuştun”.

- “ Hayvan sevgimi de O’na borçluyum. Balıktan tut da kedi, köpek, ne varsa besledik biz annemle. Üstelik yıllar sonra bana ne itiraf etti biliyor musun?
Meğer annemde tüylü hayvanlara karşı bir korku varmış. Bunu bana hiç belli etmedi. “Sana hayvan sevgisi aşılarken bu korkumu yendim” demişti.

- “ Bizim annemle sinema ve tiyatro günlerimiz olurdu. İlk tiyatroma 2,5 yaşımda götürmüş beni. Bir çocuk oyunuymuş. Büyük insan gibi izlediğimi söylerdi. Sinemaya biraz geç başlattığından yakınırdı. 3,5 yaşımda gitmişim ilk kez sinemaya. Hayal meyal hatırlıyorum, şarkı söylemenin geçerli olduğu buzlar diyarında, sesi çirkin ama dans edebilen bir penguenin hikayesiydi O günden sonra penguen ve penguenli oyuncaklar hiç elimden düşmemişti.
Anneannem, babaannem, hatta babam bile benim sinema ve tiyatro için küçük yaşta olduğumu, hiçbir şey anlamayacağımı söylerlermiş. Eve geldiğimizde ben filmi ya da oyunu başından sonuna kadar anlatınca annem doğru bir şeyler yaptığını anlamış ve hiç vazgeçmemiş beni tiyatro ve sinemaya götürmekten.”

“ Senin sinema, tiyatro ve müzik tutkunu şimdi daha iyi anlıyorum” diye yanıtladı kadın eşini.

- “ Ya yemek fasılları?”diye devam etti adam.

- “Çok yemek seçerdim çok”. Zavallı kadın çareyi yemeklerin sunumunu ve adını değiştirmekte bulmuştu.” Makarna saçlı kız”, “ Köfte Suratlı Çocuk”, “ Kurabiye adam” gibi yemeklerimiz vardı. Değişik gelirdi, hem gözüme hem kulağıma ve o zaman yerdim sesimi çıkartmadan.”

- “ Bir de hep neşeliydi benim annem. Üzülse de belli etmek istemezdi. Günlük hayatı oyuna dönüştürmekte O’nun üzerine insan tanımam.”
Her gece mutlaka iyi geceler öpücüğümüz olurdu ve bana uykuya daldığımda “ Seni seviyorum” oğlum derdi. Hiç bıkmadan.

* * * * *

Özledim O’nu dedi genç adam. Hem O’nu hem çocukluğumu.
Bir telefon açsam da sesini duysam diyerek saatine baktı Saat :00.00’dı.
Çoktan uyumuştur şimdi.

Türkiye bizden 2 saat ileri, sabah ararım diye düşündü.


. . .

O sırada, kilometrelerce ötede, gözleri uyku tutmayan yaşlı bir kadının burnuna, nereden geldiyse yeni doğmuş bebek kokusu geldi.

Yatağından yavaşça doğruldu, salona geçti.

Işığı yaktı .

Albümlerin olduğu çekmeceyi açtı.

Hem oğlunun, hem de bebekken gördüğü ama bir süredir görmediği torununun resimlerine, gözlerinde yağmaya hazır bir bulut ve özlemle bakmaya başladı.

* * * * *

YIL : 2035

GENÇ ADAM:. O yıllarda 30’lu yaşlarını sürmekte olan oğlum

GENÇ KADIN: Şu anda tanımamız imkansız, şimdi belki aynı yaştalar, belki doğmadı , belki bebek bilemeyiz.

KÜÇÜK KIZ : Gelecekte olmasını arzu ettiğim kız torunum.

YAŞLI KADIN: Oğlunun doğumundan itibaren O’na mutlu bir çocukluk yaşatma gayreti içinde olan, ne kadar başarabildiğini henüz bilmeyen ancak çabalarından asla vaz geçmeyecek olan, ben.

2 Kasım 2008 Pazar

Ege'de Sonbaharın Sonunda

Tatile gitme fikrinin akla gelmeyeceği bir döneme girmiştik.

Yaz bitmiş, tatilciler işlerinin başlarına, yazlıkçılar çoktan evlerine dönmüş, okullar açılmıştı.

Sonbahar yerini nazlanarak kışa devretmeye hazırlanıyordu

Arkadaşlarım “ Hadi ama sen de bizle geliyorsun, sen gelmezsen olmaz” demeselerdi zaten çok yoğun olduğumdan belki daha uzun bir süre yerimden kımıldamayacaktım.

Böylelikle güneşin doğduğu ve battığı süre içinde, zamanla köşe kapmaca oynarken ve ısrarla zamanla birbirimizi yakalayamazken, birkaç günlüğüne oyundan vaz geçerek mola verdim kendime.

İşlerimi masamda, notlarımı bilgisayarımda, okullar açıldığından devamsızlık yapmasını istemediğim oğlumu babaannesinde dolayısı ile aklımı da Antalya’da bırakmış halde düştüm yollara.

İstikamet, Ege’nin en batısı Bodrum Turgutreis’di.

İtiraf etmem gerekirse yıllar sonra Ege’de olma fikri çok cazip geldi bana.

İlk gün konaklayacağımız otele eşyaları bırakır bırakmaz, soluğu Bodrum’da aldık.

Bodrum yaz ayları kadar hareketli olmasa da yine de hatırı sayılır bir kalabalık içindeydi.
Yazın insanlar Bodrum sokaklarına nasıl sığıyorlar diye düşünmeden alıkoyamadım kendimi.
Bir de insan elinin Bodrum'a çok fazlasıyla dokunduğunu düşündüm. Yıllar önce bile çok fazla beton bulduğum Bodrum ben görmeyeli tamamen beton yığınlarına teslim olmuş.

Bodrum sokaklarında yürürken, kulağımıza gelen gitar sesini takip ettik.

Sokakta eski bir Türk sanat müziği şarkısını mükemmel bir yorumla söyleyen adama biz de eşlik ettik.
Şarkıyı söyleyen adamın gözlerindeki hüzünle, şarkının ezgisi birbirine karışmış gibiydi:

“ Saymadım kaç yıl oldu, sen ellerin olalı,
Bilmem yüzün güldü mü, ayrıldık ayrılalı,
Beni sorarsan eğer, kalbim hâla yaralı…”

Ertesi gün yolumuz Turgutreis civarındaki diğer kasabalara; Yalıkavak, Gümüşlük, Göltürkbükü’ne düştü.

Yalıkavak yolunda, gezi arkadaşlarımdan biri sekiz yıldır Antalya’da yaşayan Yalıkavak’lı arkadaşını aradı, “ Memleketine geliyorum ne getireyim sana, ne istersin?” diye sordu.
Arkadaşı, “ sadece Yalıkavak’ın girişinde tepeden o muhteşem görüntüyü benim için de izle “ diye yanıtladı onu.
Gerçekten Yalıkavak girişindeki manzara karşısında nutkumuz tutuldu.

Minibüs’teki onyedi kişi bir an cennete geldiğimizi düşündük ve aslında o muhteşem manzarayı on sekiz kişi izledik, kimse fark etmedi.

Sayılı gün çabuk geçermiş, bizim günlerimiz de geçti, tatil bitti.

Sağanak yağışlı dönüş yolculuğunda, mola verdiğimiz yerlerde üzerine yağmur düşmüş toprak kokusunu ciğerlerimize çeke çeke, bütün yaz boyunca aşırı sıcaktan nasibimizi fazlasıyla almamızdan olsa gerek, soğuktan şikayet etmeden gezimizi bitirdik.

Döndükten sonra Antalya’da bıraktığım aklıma kavuşmuştum ama bu sefer de
kalbimi, sonbaharın son anlarını yaşayan Ege’de; özellikle de Yalıkavak’ta unutmuşum, Antalya’ya dönünce fark ettim…

Ege'de Sonbaharın Sonunda




















































Tatile gitme fikrinin akla gelmeyeceği bir döneme girmiştik.

Yaz bitmiş, tatilciler işlerinin başlarına, yazlıkçılar çoktan evlerine dönmüş, okullar açılmıştı.

Sonbahar yerini nazlanarak kışa devretmeye hazırlanıyordu

Arkadaşlarım “ Hadi ama sen de bizle geliyorsun, sen gelmezsen olmaz” demeselerdi zaten çok yoğun olduğumdan belki daha uzun bir süre yerimden kımıldamayacaktım.

Böylelikle güneşin doğduğu ve battığı süre içinde, zamanla köşe kapmaca oynarken ve ısrarla zamanla birbirimizi yakalayamazken, birkaç günlüğüne oyundan vaz geçerek mola verdim kendime.

İşlerimi masamda, notlarımı bilgisayarımda, okullar açıldığından devamsızlık yapmasını istemediğim oğlumu babaannesinde dolayısı ile aklımı da Antalya’da bırakmış halde düştüm yollara.

İstikamet, Ege’nin en batısı Bodrum Turgutreis’di.

İtiraf etmem gerekirse yıllar sonra Ege’de olma fikri çok cazip geldi bana.

İlk gün konaklayacağımız otele eşyaları bırakır bırakmaz, soluğu Bodrum’da aldık.

Bodrum yaz ayları kadar hareketli olmasa da yine de hatırı sayılır bir kalabalık içindeydi.

Yazın insnlar Bodrum sokaklarına nasıl sığıyorlar diye düşünmeden alıkoyamadım kendimi.
Bir de insan elinin Bodrum'a çok fazlasıyla dokunduğunu düşündüm. Yıllar önce bile çok fazla beton bulduğum Bodrum ben görmeyeli tamamen beton yığınlarına teslim olmuş.

Bodrum sokaklarında yürürken, kulağımıza gelen gitar sesini takip ettik.
Sokakta eski bir Türk sanat müziği şarkısını mükemmel bir yorumla söyleyen adama biz de eşlik ettik.

Şarkıyı söyleyen adamın gözlerindeki hüzünle, şarkının ezgisi birbirine karışmış gibiydi:
“ Saymadım kaç yıl oldu, sen ellerin olalı,
Bilmem yüzün güldü mü, ayrıldık ayrılalı,
Beni sorarsan eğer, kalbim hâla yaralı…”

Ertesi gün yolumuz Turgutreis civarındaki diğer kasabalara; Yalıkavak, Gümüşlük, Göltürkbükü’ne düştü.
Yalıkavak yolunda, gezi arkadaşlarımdan biri sekiz yıldır Antalya’da yaşayan Yalıkavak’lı arkadaşını aradı, “ Memleketine geliyorum ne getireyim sana, ne istersin?” diye sordu.
Arkadaşı, “ sadece Yalıkavak’ın girişinde tepeden o muhteşem görüntüyü benim için de izle “ diye yanıtladı onu.
Gerçekten Yalıkavak girişindeki manzara karşısında nutkumuz tutuldu.
Minibüs’teki onyedi kişi bir an cennete geldiğimizi düşündük ve aslında o muhteşem manzarayı on sekiz kişi izledik, kimse fark etmedi.

Sayılı gün çabuk geçermiş, bizim günlerimiz de geçti, tatil bitti.

Sağanak yağışlı dönüş yolculuğunda, mola verdiğimiz yerlerde üzerine yağmur düşmüş toprak kokusunu ciğerlerimize çeke çeke, bütün yaz boyunca aşırı sıcaktan nasibimizi fazlasıyla almamızdan olsa gerek, soğuktan şikayet etmeden gezimizi bitirdik.

Döndükten sonra Antalya’da bıraktığım aklıma kavuşmuştum ama bu sefer de
kalbimi, sonbaharın son anlarını yaşayan Ege’de; özellikle de Yalıkavak’ta unutmuşum, Antalya’ya dönünce fark ettim…

14 Ekim 2008 Salı

KARANLIKTA KAYBOLAN YILLAR

Yaşlı kadın, daha önce hiç görmediği karanlık bir sokağa daldı…
Beynini karıncalandıran, narin bedenini ve yüreğini mengene gibi sıkan bir korkuyla yürüyordu.

Bir ara peşinde birileri varmış gibi irkilerek geri dönüp, sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünen karanlık sokağa baktı.

Bomboştu sokak...

Ne bir karartı vardı, ne de ses oysa hissettiği korku onu yerinde duramaz hale getirmişti. Aniden koşmaya başladı...

Hem koşuyor, hem de bağırıyordu. Etrafında ne yardım isteyecek, ne de sesini duyacak kimse vardı.
Soluğu tıkanıp yüzükoyun yere kapaklanmak üzereyken uyandı.

Kan ter içinde kalmıştı...

Yaşlı kadın bir süredir uykuya daldığında her gece aynı kabusu görüyordu.

O gece de aynı kabusu görmüştü, yine kalp çarpıntısı ile uyandı. Saate bakmak için yatağında doğrulduğunda yanının boş olduğunu gördü.

Eşi, hayat arkadaşı, çocuklarının babası, sevdiği adam yanında yoktu.

“ Yine mi ve hâla mı?” diye sordu kendine.

Geçmişe gitti belleği sonra.

Gençti o zamanlar. Güzeldi de üstelik. Çok sevmişti kocasını, üç tane de çocuk dünyaya getirmişti ikişer yıl arayla. Hep çalışırdı kocası, işleri hep çok yoğundu. Geç gelirdi eve akşamları. İş toplantıları haftada iki ya da üç kez olurdu. Onun da kendine ait işleri vardı yaşadığı evin sınırları içinde. Günlük ev işleri, çocuk bakımı, temizlik, ütü bir de yemek. Dört duvar arasında geçip gidiyordu hayatı.

O dönemde eşinin eve geç gelmelerinin sayısı biraz daha artmıştı sanki.
Çocukları uyuttuktan sonra kadın için bekleme süresi başlardı. Televizyon da yoktu o zamanlar. Radyosu ve Kerime Nadir romanları eşlik ederdi bu bekleyişlere.
Saatler saatleri kovalar ama eşi eve gelemezdi bir türlü.
Yatağında yalnız uyumak çok zor gelirdi, bu yüzden inadına, beklerdi sabahlara kadar kocasını.

Bir süre sonra radyodaki müziğin sesini ince bir cızırtı alır, kitabı kucağına düşer, kanepeye kıvrılıp uyuya kalırdı.
Sabaha karşı kapıda dönen anahtarın sesini duyunca kocasının geldiğini anlardı, usulca kalkar, hiçbir şey sormadan yatağına giderdi.

Şimdiki kadınlar gibi değildi O. Gereksiz soru sormazdı. Hele “ Nerede kaldın bu vakite kadar?” gibi kapris kokan hesap sormaları hiç olmazdı. Bu kadar suskun oluşunun nedenini kendine zaman zaman sorsa da çoğu kere yanıtını kendi de bulamazdı

Bir gece yine eve geç geldi kocası. Her zamanki iş toplantılarından biri diye düşündü kadın ve yine bir şey sor-a-madı.
Adam ceket ve gömleğini çıkarıp pijamalarını giydi hiç konuşmadan yattı.
Kadın odaya girdiğinde ceket ve gömlekten gelen keskin parfüm kokusunu duydu. Her şeyin farkına o anda vardı. Bir başka kadınla paylaşıyordu sevdiği adamı.

Sustu, bir şey söyleyemedi. Suskunluğunun nedenini o zaman buldu. Susmasının nedeni ezikliği değil çaresizliğiydi. Annesi babası hayatta değildi. Çocuklarıyla gidebileceği bir baba evi bile yoktu. Çocuklarını babasız büyütmek istemiyordu…
Bunların hepsi de bahaneydi aslında. Garip bir tutkuyla bağlıydı sevdiği adama.
Onsuz kalmak, terk etmek ya da terk edilmek fikri bile göz yaşlarına boğuyordu kadını. Kimsenin bilmediği, içine akıttığı göz yaşlarına. O anlarda kendini hep tek başına ve çaresiz hissediyordu.

Bu anı da silindi gözlerinden yaşlı kadının. Şimdi belleğinde ve gözlerinin önünde, kimin olduğunu hatırlayamadığı bir cenaze töreni vardı. Bir sis perdesi ardında hatırlıyordu töreni.

Mezarlıktalardı.

İnsan kalabalığının ortasında kalmıştı, her zamanki gibi sessizce, boş gözlerle cenazeyi izliyordu.

Bir erkek koluna girmişti, bir kadın elini tutuyordu sımsıkı. Oğlu ve büyük kızı olmalıydı.

Birden kalabalığın arasında nasıl olduysa O kızıl saçlı kadını fark etti.

Kadının yanına yaklaştı, gözlerinin içine baktı.

İnsanı delip geçen koyu yeşil gözleri vardı. Gözlerinin rengi ağlamaktan daha da ortaya çıkmış ve yine ağlamaktan burnu kızarmıştı.
Kendinden oldukça gençti, yine de göz çevresinde hafif kırışıklıklar vardı.

Kadın yanına yaklaştıkça burnuna kadından gelen o keskin parfüm kokusu geldi.
Kokuyu hatırlamakta gecikmedi.Ne yapması gerektiğini bilemedi. Sadece baktılar iki kadın birbirlerine.
Hiç konuşmadılar.

İkisinin de gözleri öyle çok şey anlattı ki o kısa sürede, kendilerinden başka kimse bilemedi anlattıklarını.

Çok çabuk bu anıyı da sildi zihninden. – “ Neden hep geçmişi düşünüyorum?” diye sordu kendi kendine.

Yatağından kalktı.
Odanın ışığını açtı. Kocası yoktu işte yanında.

Battaniyeye sarılıp kanepeye uzandı. Beklemeye başladı. Şimdilerde çok kanallıydı televizyonlar. Kanallardan biri ona arkadaşlık yapardı nasıl olsa.

Bekledi, sabahın ilk ışıklarını görene kadar bekledi. Gelen giden yoktu.
“ Bu sefer tamamen gitti, ya dönmezse” diye düşündü.
Dayanamadı. Büyük kızının evine telefon etti.
Ağlamaklı bir sesle kızına - “ Kızım baban eve gelmedi. Dayanamıyorum artık. Usandım bu beklemelerden” dedi.

Kadının, telefonun öbür ucundaki kızı soğukkanlılığını korumaya çalışarak : - “ Anneciğim unuttun mu babam öleli 10 sene oluyor. Yat uyu şimdi, sabah birlikte doktora kontrole gideriz. İlaçlarını gözden geçiririz. İstersen gel biraz bizde kal. Hem çocuklar da çok özlediler seni “ dedi.
Yaşlı kadın bir şey söylemeden kapattı telefonu. Dudaklarını büzdü. Ağlamaya başladı.
Bir yandan kaybolan yıllarına ağlıyor, bir yandan fısıltıyla kendi kendine söyleniyordu.

- “ Gitmem, O’nu bırakıp bir yere gitmem ben”.

KARANLIKTA KAYBOLAN YILLAR








Yaşlı kadın, daha önce hiç görmediği karanlık bir sokağa daldı…
Beynini karıncalandıran, narin bedenini ve yüreğini mengene gibi sıkan bir korkuyla yürüyordu.

Bir ara peşinde birileri varmış gibi irkilerek geri dönüp, sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünen karanlık sokağa baktı.

Bomboştu sokak...

Ne bir karartı vardı, ne de ses oysa hissettiği korku onu yerinde duramaz hale getirmişti. Aniden koşmaya başladı...

Hem koşuyor, hem de bağırıyordu. Etrafında ne yardım isteyecek, ne de sesini duyacak kimse vardı.
Soluğu tıkanıp yüzükoyun yere kapaklanmak üzereyken uyandı.

Kan ter içinde kalmıştı...

Yaşlı kadın bir süredir uykuya daldığında her gece aynı kabusu görüyordu.

O gece de aynı kabusu görmüştü, yine kalp çarpıntısı ile uyandı. Saate bakmak için yatağında doğrulduğunda yanının boş olduğunu gördü.

Eşi, hayat arkadaşı, çocuklarının babası, sevdiği adam yanında yoktu.

“ Yine mi ve hâla mı?” diye sordu kendine.

Geçmişe gitti belleği sonra.

Gençti o zamanlar. Güzeldi de üstelik. Çok sevmişti kocasını, üç tane de çocuk dünyaya getirmişti ikişer yıl arayla. Hep çalışırdı kocası, işleri hep çok yoğundu. Geç gelirdi eve akşamları. İş toplantıları haftada iki ya da üç kez olurdu. Onun da kendine ait işleri vardı yaşadığı evin sınırları içinde. Günlük ev işleri, çocuk bakımı, temizlik, ütü bir de yemek. Dört duvar arasında geçip gidiyordu hayatı.

O dönemde eşinin eve geç gelmelerinin sayısı biraz daha artmıştı sanki.
Çocukları uyuttuktan sonra kadın için bekleme süresi başlardı. Televizyon da yoktu o zamanlar. Radyosu ve Kerime Nadir romanları eşlik ederdi bu bekleyişlere.
Saatler saatleri kovalar ama eşi eve gelemezdi bir türlü.
Yatağında yalnız uyumak çok zor gelirdi, bu yüzden inadına, beklerdi sabahlara kadar kocasını.

Bir süre sonra radyodaki müziğin sesini ince bir cızırtı alır, kitabı kucağına düşer, kanepeye kıvrılıp uyuya kalırdı.
Sabaha karşı kapıda dönen anahtarın sesini duyunca kocasının geldiğini anlardı, usulca kalkar, hiçbir şey sormadan yatağına giderdi.

Şimdiki kadınlar gibi değildi O. Gereksiz soru sormazdı. Hele “ Nerede kaldın bu vakite kadar?” gibi kapris kokan hesap sormaları hiç olmazdı. Bu kadar suskun oluşunun nedenini kendine zaman zaman sorsa da çoğu kere yanıtını kendi de bulamazdı

Bir gece yine eve geç geldi kocası. Her zamanki iş toplantılarından biri diye düşündü kadın ve yine bir şey sor-a-madı.
Adam ceket ve gömleğini çıkarıp pijamalarını giydi hiç konuşmadan yattı.
Kadın odaya girdiğinde ceket ve gömlekten gelen keskin parfüm kokusunu duydu. Her şeyin farkına o anda vardı. Bir başka kadınla paylaşıyordu sevdiği adamı.

Sustu, bir şey söyleyemedi. Suskunluğunun nedenini o zaman buldu. Susmasının nedeni ezikliği değil çaresizliğiydi. Annesi babası hayatta değildi. Çocuklarıyla gidebileceği bir baba evi bile yoktu. Çocuklarını babasız büyütmek istemiyordu…
Bunların hepsi de bahaneydi aslında. Garip bir tutkuyla bağlıydı sevdiği adama.
Onsuz kalmak, terk etmek ya da terk edilmek fikri bile göz yaşlarına boğuyordu kadını. Kimsenin bilmediği, içine akıttığı göz yaşlarına. O anlarda kendini hep tek başına ve çaresiz hissediyordu.

Bu anı da silindi gözlerinden yaşlı kadının. Şimdi belleğinde ve gözlerinin önünde, kimin olduğunu hatırlayamadığı bir cenaze töreni vardı. Bir sis perdesi ardında hatırlıyordu töreni.

Mezarlıktalardı.

İnsan kalabalığının ortasında kalmıştı, her zamanki gibi sessizce, boş gözlerle cenazeyi izliyordu.

Bir erkek koluna girmişti, bir kadın elini tutuyordu sımsıkı. Oğlu ve büyük kızı olmalıydı.

Birden kalabalığın arasında nasıl olduysa O kızıl saçlı kadını fark etti.

Kadının yanına yaklaştı, gözlerinin içine baktı.

İnsanı delip geçen koyu yeşil gözleri vardı. Gözlerinin rengi ağlamaktan daha da ortaya çıkmış ve yine ağlamaktan burnu kızarmıştı.
Kendinden oldukça gençti, yine de göz çevresinde hafif kırışıklıklar vardı.

Kadın yanına yaklaştıkça burnuna kadından gelen o keskin parfüm kokusu geldi.
Kokuyu hatırlamakta gecikmedi.Ne yapması gerektiğini bilemedi. Sadece baktılar iki kadın birbirlerine.
Hiç konuşmadılar.

İkisinin de gözleri öyle çok şey anlattı ki o kısa sürede, kendilerinden başka kimse bilemedi anlattıklarını.

Çok çabuk bu anıyı da sildi zihninden. – “ Neden hep geçmişi düşünüyorum?” diye sordu kendi kendine.

Yatağından kalktı.
Odanın ışığını açtı. Kocası yoktu işte yanında.

Battaniyeye sarılıp kanepeye uzandı. Beklemeye başladı. Şimdilerde çok kanallıydı televizyonlar. Kanallardan biri ona arkadaşlık yapardı nasıl olsa.

Bekledi, sabahın ilk ışıklarını görene kadar bekledi. Gelen giden yoktu.
“ Bu sefer tamamen gitti, ya dönmezse” diye düşündü.
Dayanamadı. Büyük kızının evine telefon etti.
Ağlamaklı bir sesle kızına - “ Kızım baban eve gelmedi. Dayanamıyorum artık. Usandım bu beklemelerden” dedi.

Kadının, telefonun öbür ucundaki kızı soğukkanlılığını korumaya çalışarak : - “ Anneciğim unuttun mu babam öleli 10 sene oluyor. Yat uyu şimdi, sabah birlikte doktora kontrole gideriz. İlaçlarını gözden geçiririz. İstersen gel biraz bizde kal. Hem çocuklar da çok özlediler seni “ dedi.


Yaşlı kadın bir şey söylemeden kapattı telefonu. Dudaklarını büzdü. Ağlamaya başladı.
Bir yandan kaybolan yıllarına ağlıyor, bir yandan fısıltıyla kendi kendine söyleniyordu.

- “ Gitmem, O’nu bırakıp bir yere gitmem ben”.

8 Ekim 2008 Çarşamba

VATANA ASKER

Yıllar önceydi.
Hatırladığım kadarı ile 1994 yılındaydık.
Eski işyerimdeydik.

Mesai arkadaşlarımdan birinin 6 yaşındaki oğlu anneannesi ile ziyaretimize gelmişti, siyah kıvırcık saçlı, kara gözlü cin gibi bakışlı, zeki bir çocuktu. Okula başlayacaktı, heyecanlıydı.

Arkadaşım bir yıl önce tekrar anne olmuş ve yine bir erkek bebeği olmuştu.

İş yerindeki diğer arkadaşlar, “ Oooo, çok şanslısın, iki erkek birden haa” diyerek takıldıklarında, o da “ Vatana asker yetiştiriyoruz da inşallah o zamana kadar bu terör olayları biter “ diyerek gülümsemişti.

O, vatana yetiştirilen askerlerden biri bu yılın ocak ayında askere gitti. Güneydoğu’da yapıyor askerliğini.

Anne ve baba oğulları ile her gün görüşüyorlar. Büyük bir stres içinde askerliğinin bitmesini bekliyorlar. Baba sıkıntıdan tansiyon hastası olmuş, anne psikolojik destek almaya başlamış.

En son görüştüğümüzde, “ Her sabah yataktan kalkar kalkmaz, evde temizlik yapmaya başlıyordum, hem de öyle böyle değil, bildiğin bahar temizliği, kötü bir haber gelirse, evde her şey yerli yerinde olsun diye, televizyon haberleri gözümüz kulağımız oldu baktım olacak gibi değil, psikologdan yardım istedim. Babası desen tansiyonu 18’den aşağı düşmüyor. Ne olacak böyle bilmiyorum? “ demişti.

Televizyonlarda acı haberi öğrendiğimde, arkadaşımı arayamadım bile, sadece isimlere baktım, bizim kıvırcık saçlı, kara gözlü askerin adı yoktu. Üzüntümden arkadaşımı arayamadım bile.

* * * * * *

Açık Öğretim işletme fakültesine kayıt yaptırmak için gelmişti.

Elindeki sarı zarfı bana uzatarak çok da ilgisiz bir şekilde, “ İnceler misiniz eksik bir şeyler var mı dosyamda? “ dedi.

Dosyaya baktım, eksik bir belge yoktu. Terhis Belgesi ilişti gözüme çünkü açık öğretim öğrencilerinin genellikle zarflarının içinde tecil belgeleri olurdu.

“ Askerlik bitmiş, ne güzel” dedim.
Yüzüme boş boş baktı. Sol gözünde tuhaflık vardı.
“ Bitti hocam “ dedi. “ Beni de bitirdi”.

Devam etti:
“ Ben kaçmadım askerlikten, tam da zamanında gittim, Şırnak’ta yaptım askerliğimi, çatışmaların birinde yaralandım, sol gözümü zor kurtardılar, şimdi sol gözümde yüzde otuz görme kaybı oluştu ama en kötüsü hocam, üç tane arkadaşım kollarımda şehit düştü. Bunu asla unutamam.

Oralarda ölmekten korkmuyorsunuz hocam, vatana kendinizi borçlu hissediyorsunuz, arkadaşlarınızın ardından gitmek istiyorsunuz. Anlatılamaz bir duygu bu. Şimdi ne kadar ömrüm varsa yaşayacağım hiç bir acı beni yerle bir edemez artık” dedi.

Belgelerin kontrolü bitmişti, orada kalabalığın içinde yaptığımız o kısacık konuşmanın sonunda ikimizin de gözlerinde biriken yaşların nedenini sadece o genç delikanlı ve ben biliyorduk.

* * * * *

“Blog” Not : Ne zaman şehit haberlerini duysam, yüreğimi tarifsiz bir acı kaplar.
“Artık yazmayacağım ben bu konuyla ilgili yazsam da ne değişiyor, acımız katlanarak büyüyor” diye düşünmeme rağmen, yine klavyem ve parmaklarım rahat bırakmadı beni.
Tüm şehitlerimizin ve şehit ailelerinin başı sağ olsun.

VATANA ASKER




Yıllar önceydi.
Hatırladığım kadarı ile 1994 yılındaydık.
Eski işyerimdeydik.

Mesai arkadaşlarımdan birinin 6 yaşındaki oğlu anneannesi ile ziyaretimize gelmişti, siyah kıvırcık saçlı, kara gözlü cin gibi bakışlı, zeki bir çocuktu. Okula başlayacaktı, heyecanlıydı.

Arkadaşım bir yıl önce tekrar anne olmuş ve yine bir erkek bebeği olmuştu.

İş yerindeki diğer arkadaşlar, “ Oooo, çok şanslısın, iki erkek birden haa” diyerek takıldıklarında, o da “ Vatana asker yetiştiriyoruz da inşallah o zamana kadar bu terör olayları biter “ diyerek gülümsemişti.

O, vatana yetiştirilen askerlerden biri bu yılın ocak ayında askere gitti. Güneydoğu’da yapıyor askerliğini.

Anne ve baba oğulları ile her gün görüşüyorlar. Büyük bir stres içinde askerliğinin bitmesini bekliyorlar. Baba sıkıntıdan tansiyon hastası olmuş, anne psikolojik destek almaya başlamış.

En son görüştüğümüzde, “ Her sabah yataktan kalkar kalkmaz, evde temizlik yapmaya başlıyordum, hem de öyle böyle değil, bildiğin bahar temizliği, kötü bir haber gelirse, evde her şey yerli yerinde olsun diye, televizyon haberleri gözümüz kulağımız oldu baktım olacak gibi değil, psikologdan yardım istedim. Babası desen tansiyonu 18’den aşağı düşmüyor. Ne olacak böyle bilmiyorum? “ demişti.

Televizyonlarda acı haberi öğrendiğimde, arkadaşımı arayamadım bile, sadece isimlere baktım, bizim kıvırcık saçlı, kara gözlü askerin adı yoktu. Üzüntümden arkadaşımı arayamadım bile.

* * * * * *

Açık Öğretim işletme fakültesine kayıt yaptırmak için gelmişti.

Elindeki sarı zarfı bana uzatarak çok da ilgisiz bir şekilde, “ İnceler misiniz eksik bir şeyler var mı dosyamda? “ dedi.

Dosyaya baktım, eksik bir belge yoktu. Terhis Belgesi ilişti gözüme çünkü açık öğretim öğrencilerinin genellikle zarflarının içinde tecil belgeleri olurdu.

“ Askerlik bitmiş, ne güzel” dedim.
Yüzüme boş boş baktı. Sol gözünde tuhaflık vardı.
“ Bitti hocam “ dedi. “ Beni de bitirdi”.

Devam etti:
“ Ben kaçmadım askerlikten, tam da zamanında gittim, Şırnak’ta yaptım askerliğimi, çatışmaların birinde yaralandım, sol gözümü zor kurtardılar, şimdi sol gözümde yüzde otuz görme kaybı oluştu ama en kötüsü hocam, üç tane arkadaşım kollarımda şehit düştü. Bunu asla unutamam.

Oralarda ölmekten korkmuyorsunuz hocam, vatana kendinizi borçlu hissediyorsunuz, arkadaşlarınızın ardından gitmek istiyorsunuz. Anlatılamaz bir duygu bu. Şimdi ne kadar ömrüm varsa yaşayacağım hiç bir acı beni yerle bir edemez artık” dedi.

Belgelerin kontrolü bitmişti, orada kalabalığın içinde yaptığımız o kısacık konuşmanın sonunda ikimizin de gözlerinde biriken yaşların nedenini sadece o genç delikanlı ve ben biliyorduk.

* * * * *

“Blog” Not : Ne zaman şehit haberlerini duysam, yüreğimi tarifsiz bir acı kaplar.
“Artık yazmayacağım ben bu konuyla ilgili yazsam da ne değişiyor, acımız katlanarak büyüyor” diye düşünmeme rağmen, yine klavyem ve parmaklarım rahat bırakmadı beni.
Tüm şehitlerimizin ve şehit ailelerinin başı sağ olsun.