2 Temmuz 2008 Çarşamba

ERKEN KAYAN BİR YILDIZ FİKRİYE


FİKRİYE …

Fikriye, 1916 yılında, 2. kızını da kucağına aldığında, henüz 17 yaşındaydı ve bu dünyadaki misafirliğinin sadece 12 yıl süreceğini bilmiyordu.

İstanbul Yedikule’de bir konakta otururlardı. Yüzü medeniyete dönük bir anne ve babanın iki kızının küçük olanı idi Fikriye.

Dümdüz siyah saçlara, kestane kahvesi gözlere sahip olan ablasının tam tersine, dalgalı açık kumral saçları, bembeyaz teni ve ela gözleriyle ilk bakışta dikkatleri üzerine çeken bir genç kızdı.

İbrahim Ethem ile çocukluktan beri tanırlardı birbirlerini. Pırıl pırıl bir gençti İbrahim Ethem.” Çakı gibi delikanlı derler ya” öyleydi. Uzun yıllar var ki beğenirdi Fikriye’yi, zamanla bu beğeni aşka dönüşmüştü.
Fikriye de çocukluğundan beri tanıdığı İbrahim Ethem’i gördüğünde yüreğinin daha farklı bir biçimde attığını hissetmekteydi ne zamandır.

Çocukluktan genç kızlığa adım atma yaşlarındaydı, o zamanlar erken evlendirilirdi kızlar. Evlilik kararlarını da aileler verirdi.
Babası da, çok beğenirdi İbrahim Ethem’i - “ Bu çocuk gelecek vaat ediyor” derdi de başka bir şey demezdi.

Sonunda evlendiler. Evlendikten sonra daha da çok sevdi eşini Fikriye.

Evlendikten yaklaşık 1 yıl sonra ilk kızını, kızının doğumundan sadece 11 ay sonra da ikinci kızını kucağına aldı.

İkisi de çocuklarıyla birlikte mutluydular.
Çocukluk aşkı evliliğe dönüşmüş ve meyvelerini vermişti bile ancak onların mutluluğu devam ederken, dünya gergin günler yaşıyordu.

Fikriye’nin büyük kızını kucağına aldığı günlerde, tarih ince ince yazılıyor ve dünya ilk kez 4 yıl sürecek büyük bir savaş görmeye hazırlanıyordu. Osmanlı Devleti ise sancılı bir dönemden geçiyordu.
Hayat Fikriye’ye, İbrahim Ethem ve iki bebeğe neler sunacaktı henüz kimse bilmiyordu.

Fikriye’nin kızları 4 ve 2 yaşlarında iken, eşi askere gitme kararı aldı. Gitmesinden bir gece önce ailecek güzel vakit geçirdiler. Kızlar, babalarının gideceğini hissetmişlerdi ve o gece babalarının kucağından inmek bilmediler. İki kız, öpücük yağmuruna tutmuşlardı babalarını. Fikriye, olan bitenden çok söz etmedi çocuklarına, babalarının nereye gittiğini hissettirmemeye çalıştı.

Ertesi sabah, sımsıkı sarıldı eşine, - “ Bizi hiç unutma “ diyerek.
İbrahim Ethem, kızlarını öptü, karısına sarılarak, heyecanla - “ Göreceksin, her şey daha güzel olacak, geçecek bu günler” dedi ve yola çıktı.

Eşinin yüzünde kararlı ve söylediklerine inanan bir ifade vardı.
Söylediklerinde haklıydı, ancak her şeyin daha güzel olmasına henüz, zorluklarla geçecek birbirinden uzun 5 yıl vardı.

Bu anları kızlar, -özellikle büyük kız- gelecekte hayal meyal hatırlayacak, hatırladıklarını annelerinin eski Türkçe yazdığı günlüğe benzer yazıları ile birleştirerek belleklerinde saklayacaklardı.

Gittiği yerlerden geri dönemedi İbrahim Ethem.
Uzun süre haber de alamadılar. Özlemin, merakla sarmaş dolaş olduğu bir dönemde şehit olduğu haberi geldi..

Hayata küstü, kendine küstü Fikriye. Oysa acısını yüreğinde saklamak zorundaydı. Çocukları için hayatta kalmalıydı. Üzerinde yaşadığı topraklar güzel günler görecekti. Mustafa Kemal’in askerlerinden biriydi kocası, vatanı için şehit olmuştu. Bir yanı hiç unutamadı, diğer yanı hep gurur duydu İbrahim Ethem’le.

Güzel, gösterişli, genç bir kadındı.
Herkesin dikkatini çekiyordu. Bunlardan biri de yeni taşındıkları mahalledeki en yakın komşularının erkek kardeşi Hakkı Bey’di. Görür görmez aşık olmuştu Fikriye’ye. O’nun iki çocukla yalnız kalış hikayesini dinleyince, saygı duydu, sabırla, incitmeden beklemeye başladı.

Fikriye, İbrahim Ethem’in ölümünden yaklaşık 8 yıl sonra, kendisini büyük bir sabırla bekleyen Hakkı Bey ile evlenmeye karar verdi.

Evlendiği gün, geçmişi düşündü.

Savaş çoktan bitmiş, 600 yıllık bir imparatorluk çökmüş, imparatorluğun küllerinden yepyeni bir cumhuriyet kurulmuş, her şey değişmişti.

Yıllar önce İbrahim Ethem’in söylediği sözleri ve yüzündeki o kararlı ifadeyi hatırladı, gerçekten artık “ Her şey daha güzeldi”. Oysa sevdiği adam yanında değildi ve şimdi sadece saygı duyduğu biri ile, iki kızı yanında yeni bir hayat kurmak üzereydi.

O ara uzun zamandır yakasını bırakmayan şiddetli öksürükler de başına dert olmuştu.
Narindi Fikriye, geçirdiği şiddetli soğuk algınlığının iyileşmesi uzun zaman alacaktı herhalde.

Evlendikten 1 yıl sonra hamile olduğunu fark etti. Hamileydi ama baş belası öksürük hiç yakasını bırakmıyordu.

Öksürüğün geçmeme nedenini bulmak için çeşitli tetkikler yapıldı.Bir süre sonra yapılan tetkikler sonucunu verdi. Fikriye “verem”di.

Çocuğu doğurması sakıncalıydı. İnat etti, ve o haliyle dünyaya bir kız çocuk daha getirdi. Kendi gibi, beyaz tenli bir kızdı bebeği.

Doğumdan sonra 40 gün daha direnebildi Fikriye. Bebeğinin kırkının çıktığı gün, O’nun da dünyadaki serüveni , henüz 29 yaşında iken sona erdi.
Gökyüzünde kayan bir yıldız kadar kısa sürmüştü hayatı.

Küçük kız hiç bilemedi, tanıyamadı annesini.
Yıllar önce dünyaya gelen ablaları anne oldular bebeğe.
Büyüyüp genç kız olduğu zamanlarda, “ Annem nasıl bir kadındı ?“ diye sorduğunda ablaları, “Aynaya bak, gördüğün yüz annemizin yüzüdür” dediler. Annesini hiç tanımayan kız şaşılacak derecede Fikriye’ye benziyordu.

***


Aradan çok çok uzun yıllar geçti .
Üç kız büyüdüler, evlendiler, hepsinin çocukları, torunları oldu.
Fikriye’nin ortanca kızının torunlarından biri – çocukluğundan beri anılara en düşkün olanı- , büyük anneannesinin kısacık ve hüzünlü hikayesini annesinden, anneannesinden, hatta dedesinden yıllarca hep dinledi.
O’nun anısını yaşatmak için her zaman bir şeyler yapmak istedi.

Ölümünün üzerinden yaklaşık 80 yıl geçmiş, albümlerde bir tek fotoğrafı bile bulunmayan Fikriye için ne yapabileceğini düşündü düşündü ve ortaya bu yazı çıktı.

***

Fikriye’nin büyük kızı 1986, ortanca kızı da 1989 yılında bu dünyadan ayrıldılar.
Kendine benzeyen, annesiz büyüyen küçük kız ise şimdi 80 yaşlarında.
Bu satırların yazarı 1989 yılının Aralık ayında kaybettiği- ortanca kız- anneannesini de hiç unutamadı.
Aralık ayını çocukluğundaki kadar sevmemesi de bundandır.

Aslında uzunmuş gibi görünen, bir ömrün sığdığı -hayat-larımız ne kadar kısa değil mi?
Uçsuz bucaksız bir evren üzerinde minicik bir noktayız hepimiz.

26 Haziran 2008 Perşembe

Yarım Kalan Aşk ya da aşkın gücü

Ne yazarı tanıyordum, ne de kitabın adını daha önceden duymuştum.

Yıllar önce, kitap raflarından rast gele çekip almıştım okumak için.

Arka kapaktaki tanıtım yazısı ilginçti.

Yazarın adına baktım hemen; “ Marc Levy”.
Kitabın adı; “ Keşke Gerçek Olsa”.

Bir solukta okutmuştu kendini.

Değişik, okuru en başından içine çeken bir kurgusu vardı:

“ Lauren başarılı bir doktordur.

Geçirdiği trafik kazası sonucu bitkisel hayata girmiş ve çalıştığı hastaneye yatırılmıştır.

Bedeni hastanede yaşam mücadelesi vermekteyken, üstelik doktoru ve annesi durumun kötüye gidişinden ötürü otenazi yapılmasını isterken, Lauren’ın ruhu bedenini hastanede bırakıp, kaza geçirmeden önce yaşadığı ve çok sevdiği evine geri döner.
Oysa evin sahibi değişmiştir. Ev artık Arthur adlı bir mimara aittir.

Masal tadında devam eden romanda, ilerleyen sayfalar içinde Lauren’ın ruhu ile Arthur evin içinde birlikte yaşamaya başlarlar, doğal sonuç olarak Lauren’ın ruhu ile Arthur arasında bir yakınlık doğar, bu yakınlık aşka dönüşüverir.

Arthur Lauren’in hayatta kalması için elinden gelen her şeyi yapar, romanın sonuna doğru, Arthur çabalarının sonucunu alır ve Lauren verdiği yaşam mücadelesinden galip çıkar.

Görünürde aşk kazanmıştır, Arthur, aşkının gücü sayesinde Lauren’ın hayatını kurtarmıştır ancak romanın finalinde Arthur’u çok farklı ve hiç beklemediği bir sürpriz beklemektedir.

Lauren’ın ruhu bedeniyle buluşunca Arthur’u hatırlamaz.”

*****

Roman eski olduğu için ve sonrasında filmi de çekildiği için, klavyeme hakim olamadım romanı anlatıverdim, zaten asıl tanıtmak istediğim “ Keşke Gerçek Olsa” ya bağlı bir başka roman.

Geçtiğimiz günlerde Can Yayınları Marc Levy’nin yeni romanı “ Sizi Tekrar Görmek” i okurlarla buluşturdu.

Roman “Keşke Gerçek Olsa”nın devamı.

Keşke Gerçek Olsa’yı beğeni ile okuyanlar ya da filmini izleyenler, yazarın yeni romanını da aynı heyecanla okuyacaklar.
Romanı fazla anlatmadan minik bir ip ucu verelim. “Keşke Gerçek Olsa” da bu sefer roller tersine dönüyor. Okur, tersine dönen rolleri ile kahramanların mücadelesine tanık olurken diğer yandan aşkın gücünü de sorguluyor.

Marc Levy’nin okurun alıştığı üslubuyla, romanın tadını kaçırmadan, sayfalar içine biraz da aşk, entrika ve gizem serpiştirerek kurguladığı yeni romanı da en az eskisi kadar güzel.

Aşka dair yazılan romanlar içinde, sıkılmadan sadece kısacık, hafta sonunda okuyup bitirilebilecek hafif bir roman “ Sizi Tekrar Görmek”.

O hafta sonu canımız sıcaktan evden çıkmak istemiyorsa, ya da serinlemek için kendimizi deniz kenarına atmışsak, güneş ve deniz tatilimize eşlik ediyorsa bu roman okurlara çok iyi gelecek.

Meraklısı için bir de hatırlatma yapmak, isterim; Marc Levy geçtiğimiz aylarda Türkiye’deydi.

Marc Levy kökleri Türkiye’ye uzanan bir yazar.

Bildiğim kadarıyla dedesi Türk. Geçtiğimiz aylarda önce İzmir ardından da İstanbul yazarı konuk etti.

Yarım Kalan Aşk ya da aşkın gücü


Ne yazarı tanıyordum, ne de kitabın adını daha önceden duymuştum.

Yıllar önce, kitap raflarından rast gele çekip almıştım okumak için.

Arka kapaktaki tanıtım yazısı ilginçti.

Yazarın adına baktım hemen; “ Marc Levy”.
Kitabın adı; “ Keşke Gerçek Olsa”.

Bir solukta okutmuştu kendini.

Değişik, okuru en başından içine çeken bir kurgusu vardı:

“ Lauren başarılı bir doktordur.

Geçirdiği trafik kazası sonucu bitkisel hayata girmiş ve çalıştığı hastaneye yatırılmıştır.

Bedeni hastanede yaşam mücadelesi vermekteyken, üstelik doktoru ve annesi durumun kötüye gidişinden ötürü otenazi yapılmasını isterken, Lauren’ın ruhu bedenini hastanede bırakıp, kaza geçirmeden önce yaşadığı ve çok sevdiği evine geri döner.
Oysa evin sahibi değişmiştir. Ev artık Arthur adlı bir mimara aittir.

Masal tadında devam eden romanda, ilerleyen sayfalar içinde Lauren’ın ruhu ile Arthur evin içinde birlikte yaşamaya başlarlar, doğal sonuç olarak Lauren’ın ruhu ile Arthur arasında bir yakınlık doğar, bu yakınlık aşka dönüşüverir.

Arthur Lauren’in hayatta kalması için elinden gelen her şeyi yapar, romanın sonuna doğru, Arthur çabalarının sonucunu alır ve Lauren verdiği yaşam mücadelesinden galip çıkar.

Görünürde aşk kazanmıştır, Arthur, aşkının gücü sayesinde Lauren’ın hayatını kurtarmıştır ancak romanın finalinde Arthur’u çok farklı ve hiç beklemediği bir sürpriz beklemektedir.

Lauren’ın ruhu bedeniyle buluşunca Arthur’u hatırlamaz.”

*****

Roman eski olduğu için ve sonrasında filmi de çekildiği için, klavyeme hakim olamadım romanı anlatıverdim, zaten asıl tanıtmak istediğim “ Keşke Gerçek Olsa” ya bağlı bir başka roman.

Geçtiğimiz günlerde Can Yayınları Marc Levy’nin yeni romanı “ Sizi Tekrar Görmek” i okurlarla buluşturdu.

Roman “Keşke Gerçek Olsa”nın devamı.

Keşke Gerçek Olsa’yı beğeni ile okuyanlar ya da filmini izleyenler, yazarın yeni romanını da aynı heyecanla okuyacaklar.
Romanı fazla anlatmadan minik bir ip ucu verelim. “Keşke Gerçek Olsa” da bu sefer roller tersine dönüyor. Okur, tersine dönen rolleri ile kahramanların mücadelesine tanık olurken diğer yandan aşkın gücünü de sorguluyor.

Marc Levy’nin okurun alıştığı üslubuyla, romanın tadını kaçırmadan, sayfalar içine biraz da aşk, entrika ve gizem serpiştirerek kurguladığı yeni romanı da en az eskisi kadar güzel.

Aşka dair yazılan romanlar içinde, sıkılmadan sadece kısacık, hafta sonunda okuyup bitirilebilecek hafif bir roman “ Sizi Tekrar Görmek”.

O hafta sonu canımız sıcaktan evden çıkmak istemiyorsa, ya da serinlemek için kendimizi deniz kenarına atmışsak, güneş ve deniz tatilimize eşlik ediyorsa bu roman okurlara çok iyi gelecek.

Meraklısı için bir de hatırlatma yapmak, isterim; Marc Levy geçtiğimiz aylarda Türkiye’deydi.

Marc Levy kökleri Türkiye’ye uzanan bir yazar.

Bildiğim kadarıyla dedesi Türk. Geçtiğimiz aylarda önce İzmir ardından da İstanbul yazarı konuk etti.

5 Haziran 2008 Perşembe

O... ÇOCUKLARI

“ Balıkların suyunu değiştirmeseydin, ölmeyeceklerdi.
Onlar kirli suda yüzmeye alışıklar, temiz suyu kabullenemediler, bu çocukların hayatlarını da değiştirme, ağlamayı öğretme onlara” diyordu Mehtap Anne filmin bir karesinde İtalyan Donatella’ya.

“Senin yanında on beş dakika kalan sana kesinlikle aşık olur” diyordu bir başka karede bıçkın delikanlı Saffet yine İtalyan Donatella’ ya.

“ Suçun ne abla? Diyordu, Bağdagül ya da kendi değiştirdiği adı ile Hatice, siyasi suçtan aranan Meryem’e : “ Suçun ne ki seni bu kadar arıyorlar ?” ve “ Suçum insanları sevmek; çok sevmek diye yanıtlıyordu bir diğer karede işlediği “ SUÇ” nedeniyle kızından ayrılmak zorunda bırakılan Meryem, Hatice’nin sorusunu.
* * * * *

Dönem filmlerini hep beğeni ile izlemişimdir.

Beğeni nedenim o kadar çok ki; saymakla bitmez.

Yakın tarihimize ışık tuttuğu için, o dönemleri yaşamış insanların hayatlarını değiştirmek zorunda kalışlarını, ruhlarında, kişiliklerinde bıraktığı onarılmaz yaraları, özellikle yeni yetişen jenerasyona başarı ile aktarabildikleri için, favorilerim arasında olmuştur dönem filmleri.

Bu nedenle iki yıl önce izlediğim ve beynime kazıdığım Sırrı Süreyya Önder imzalı Beynelmilel filminden sonra aynı ismi “ O … Çocukları” nda da görünce, Beynelmilel’in tadı damağımdaki referansı ile izledim “ O … Çocukları” nı.

Yine bir dönem filmiydi, değişen hayatlar, çekilen acılar, katlanılması güç ayrılıklar, zorla bitirilen yaşamlar vardı filmin içinde. Bir ülkenin yaşamaması gereken bir süreci anlatıyordu tüm çıplaklığı ile.

Oyuncular, performans hepsi mükemmeldi, ancak filmin sonu değişik duygular uyandırdı bende.

Keyifle yenen dondurmanın külahını son anda yere düşürmek gibi bir duyguydu bu.

O güzel senaryo, muhteşem oyuncular bir kenara itilmiş de, filmin sonunu en kısa sürede nasıl kotarabiliriz çabalarına girilmiş gibi. Argo kelimeler Mehtap Anne’nin ağzına yakışsa da, sanki izleyici argodan çok hoşlanırmış ya da argo içeren filmler daha çok izleyici bulurmuş gibi… Filmin sonu başka türlü bağlanamazmış gibi.
Filmin sonunda, düşen dondurmasının ardından yere üzülerek bakan çocuk gibi hissettim ben de kendimi.
* * * *

O… ÇOCUKLARI

Yönetmen : Murat Saraçoğlu

Senaryo : Sırrı Süreyya Önder

Oyuncular : Altan Erkekli, Özgü Namal, Şevket Çoruh, Demet Akbağ, Mahir İpek, İpek Tuzcuoğlu, Sarp Apak, Gökhan Atalay, Sezin Akbaşoğulları

Yapımcı : Selay Tozkoparan Oğuz
Görüntü Yönetmeni : Cengiz Uzun
Müzik : Kıraç
Süre : 2 saat, 00 dk.
Gösterim Tarihi : 16 Mayıs 2008

O... ÇOCUKLARI


“ Balıkların suyunu değiştirmeseydin, ölmeyeceklerdi.
Onlar kirli suda yüzmeye alışıklar, temiz suyu kabullenemediler, bu çocukların hayatlarını da değiştirme, ağlamayı öğretme onlara” diyordu Mehtap Anne filmin bir karesinde İtalyan Donatella’ya.

“Senin yanında on beş dakika kalan sana kesinlikle aşık olur” diyordu bir başka karede bıçkın delikanlı Saffet yine İtalyan Donatella’ ya.

“ Suçun ne abla? Diyordu, Bağdagül ya da kendi değiştirdiği adı ile Hatice, siyasi suçtan aranan Meryem’e : “ Suçun ne ki seni bu kadar arıyorlar ?” ve “ Suçum insanları sevmek; çok sevmek diye yanıtlıyordu bir diğer karede işlediği “ SUÇ” nedeniyle kızından ayrılmak zorunda bırakılan Meryem, Hatice’nin sorusunu.


* * * * *

Dönem filmlerini hep beğeni ile izlemişimdir.

Beğeni nedenim o kadar çok ki; saymakla bitmez.

Yakın tarihimize ışık tuttuğu için, o dönemleri yaşamış insanların hayatlarını değiştirmek zorunda kalışlarını, ruhlarında, kişiliklerinde bıraktığı onarılmaz yaraları, özellikle yeni yetişen jenerasyona başarı ile aktarabildikleri için, favorilerim arasında olmuştur dönem filmleri.

Bu nedenle iki yıl önce izlediğim ve beynime kazıdığım Sırrı Süreyya Önder imzalı Beynelmilel filminden sonra aynı ismi “ O … Çocukları” nda da görünce, Beynelmilel’in tadı damağımdaki referansı ile izledim “ O … Çocukları” nı.

Yine bir dönem filmiydi, değişen hayatlar, çekilen acılar, katlanılması güç ayrılıklar, zorla bitirilen yaşamlar vardı filmin içinde. Bir ülkenin yaşamaması gereken bir süreci anlatıyordu tüm çıplaklığı ile.

Oyuncular, performans hepsi mükemmeldi, ancak filmin sonu değişik duygular uyandırdı bende.

Keyifle yenen dondurmanın külahını son anda yere düşürmek gibi bir duyguydu bu.

O güzel senaryo, muhteşem oyuncular bir kenara itilmiş de, filmin sonunu en kısa sürede nasıl kotarabiliriz çabalarına girilmiş gibi. Argo kelimeler Mehtap Anne’nin ağzına yakışsa da, sanki izleyici argodan çok hoşlanırmış ya da argo içeren filmler daha çok izleyici bulurmuş gibi… Filmin sonu başka türlü bağlanamazmış gibi.


Filmin sonunda, düşen dondurmasının ardından yere üzülerek bakan çocuk gibi hissettim ben de kendimi.


* * * *

O… ÇOCUKLARI

Yönetmen : Murat Saraçoğlu

Senaryo : Sırrı Süreyya Önder

Oyuncular : Altan Erkekli, Özgü Namal, Şevket Çoruh, Demet Akbağ, Mahir İpek, İpek Tuzcuoğlu, Sarp Apak, Gökhan Atalay, Sezin Akbaşoğulları

Yapımcı : Selay Tozkoparan Oğuz
Görüntü Yönetmeni : Cengiz Uzun
Müzik : Kıraç
Süre : 2 saat, 00 dk.
Gösterim Tarihi : 16 Mayıs 2008

3 Haziran 2008 Salı

İLK KOMŞULARIM

Her şey bir tülün arkasında saklı şimdi.
Bildiğimiz, pencerelerimize astığımız bembeyaz bir tül.

. . .

Onları tanıdığımda 3- 4 yaşlarımdaydım.
Moda’da ilk oturduğumuz Akasya Apartmanı’nda komşularımızdı onlar bizim.
Beş katlı apartmanın en üst katında otururduk, hemen bir alt katımızda da Onlar.
İkisi de uzun sayılabilecek bir yaşamı birlikte paylaşmışlar ve evliliklerinin üzerinden hatırı sayılır yıllar geçmişti.

Hiç çocukları olmamıştı bu süre içinde. En büyük özlemleri de buydu işte.

Şimdi, yaşlılık demleri kapıya gelip dayandığında, yıllar süren çocuk özlemine bir de hiç sahip olamayacaklarını bildikleri torun özlemi eklenmişti.

Yine de birbirlerine yetmeye çalışıyorlardı karı koca.

Zaman zaman annemden izin isteyip beni yanlarına alıyorlardı, ya da ben “ Aşağıdaki babaanne ve büyük babaya gidebilir miyim anne?” diyerek izin alıyordum annemden.
- Ben doğmadan uzun yıllar önce vefat ettiklerinden, hiç tanıyamadığım babaannem ve büyük babamın yerine koyuvermiştim onları bir çırpıda.-

Evlerine gittiğimde, çocuk akımla ilk dikkatimi çeken, eski eşyalar ve temizlik kokusu olurdu. Bir de duvarda asılı duran, o zamanki gözlerime çok büyük gelen kocaman bir ut.

Büyük bir kitaplıkları vardı ve içinde ciltli kitaplar. - “ Bunları istiyorum” dediğimde, “ Okula git, biraz büyü, okuma yazma öğren o zaman” derdi, büyükbaba yerine koyduğum yaşlı amca.
“ Babaanne” ise, reçelli ekmekler ve taze sıkılmış portakal suyu getirirdi her seferinde.

Sonrasında annemle şu konuşmalarına tanık olurdum:
“ Aaa , içti mi portakal suyunu, bak ben evde içiremiyorum” .
“ Evet evet içti valla. Reçelli ekmek verdim, iki dilim de ondan yedi.”


Nasıl yemezdim o reçelli ekmekleri, baharda çilek reçeli, kışın ayva reçeli, kokusuna, tadına doyamadığım çeşit çeşit ev yapımı reçeller.
Bu yüzdendir, şimdi bile ev yapımı reçelleri, hazır reçellere tercih etmem.

Babam özellikle cumartesi günleri tatil olduğundan, beni alır Moda’daki çocuk parkına götürürdü, evden çıkınca o iki ihtiyar balkondan ya da pencereden bakar, bana sevgiyle el sallar - “Çabuk gel ama, geç kalma” derlerdi.

İkisinin, çoğu kere de “Büyük Baba” nın yaptıkları şey, sokak dondurmacısından bana dondurma almaktı.
Dondurmacının sesini duyduklarında, özellikle “ büyükbaba” üşenmeden aşağıya iner, dondurma alırdı.
Kendilerine ama mutlaka bana.

Bu yaşlı ve kimsesi olmayan komşularımla ilişkimiz biz o apartmandan taşınana kadar devam etti.

Yeni evimiz, yeni başlangıçlarımıza sahne olmuştu. Benim için en önemli başlangıç, hayatımı bundan sonra kardeşimle paylaşacak olmamdı.

Yeni eve taşınırken annem ve babam sevinç içindeydiler.

Ben, içten içe üzülüyordum babaannem ve büyükbabam yerine koyduğum o güzel yürekli insanlardan ayrılmaktan.

Eşyalarımız apartmanın önündeki kamyona yüklendiğinde, vedalaşmak için annemle evlerine gittiğimizde, ikisi de göz yaşları içinde sarıldılar bana.
- “Bizi unutma olur mu?” dediler.
- “ Tamam unutmam” dedim.
Unutmadım da.

Zaman zaman annem ya da babamın eşliğinde ziyaret ettim onları.

İlk okula başlarken, bu kez okul kıyafetlerimle gittim evlerine, ellerini öptüm ikisinin.
Saçlarımı okşadılar, gözleri dolu dolu.

Yalnız, bu sefer yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. “ Babaanne “ hastaydı.

Kısa bir süre sonra da öldüğünü öğrendim. Eski komşularımızla annem konuşurlarken duydum, benden sakladılar üzülmeyeyim diye. Oysa sakladıklarını sandılar sadece.

Kısa bir süre sonra “ büyükbaba” nın da ölüm haberi geldi. Dayanamamıştı hayat arkadaşının gidişine.

Kimseleri olmadığından, konu komşu cenazeyi kaldırmış, evlerine de öylece kilit vurmuşlardı.

Yeni taşındığımız ev, eski evimize çok yakın olmasına rağmen, uzun bir süre o sokaktan geçemedim.

İkisinin de ölümü üzerinden neredeyse beş yıl geçmişti, ilk okulu bitirmek üzereydim.

Evlerinin ne olduğunu merak ediyordum.

Onca yıldan sonra, kalbim o sokaktan geçmek istemese de, meraklı ayaklarım beni götürüverdi sokağa, meraklı gözlerim ise hemen onların oturduğu apartman katına takıldı.

Ev öylece duruyordu.

“ Babaanne” nin reçel ve temizlik kokan evi, o zamandan bu zamana kapalıydı.

Sakız gibi temiz olan tüller koyu gri bir renk almış, yavaş yavaş siyaha dönmeye başlamıştı.

Kitaplar, ut, eşyalar kimbilir ne hale gelmişti?

Gözümde yaşlarla uzaklaştım oradan.

Bir daha da o eve ne olduğunu, ne merak ettim, ne de kimseye sordum.

Bilmek istemedim.

Benim anılarımdaki haliyle kalması sanki daha iyi olacaktı.

Üzerinden otuz yıldan fazla zaman geçti ve ben çocukluğumun ilk komşularını hiç unutamadım.

İLK KOMŞULARIM


Her şey bir tülün arkasında saklı şimdi.
Bildiğimiz, pencerelerimize astığımız bembeyaz bir tül.

. . .

Onları tanıdığımda 3- 4 yaşlarımdaydım.
Moda’da ilk oturduğumuz Akasya Apartmanı’nda komşularımızdı onlar bizim.
Beş katlı apartmanın en üst katında otururduk, hemen bir alt katımızda da Onlar.
İkisi de uzun sayılabilecek bir yaşamı birlikte paylaşmışlar ve evliliklerinin üzerinden hatırı sayılır yıllar geçmişti.

Hiç çocukları olmamıştı bu süre içinde. En büyük özlemleri de buydu işte.

Şimdi, yaşlılık demleri kapıya gelip dayandığında, yıllar süren çocuk özlemine bir de hiç sahip olamayacaklarını bildikleri torun özlemi eklenmişti.

Yine de birbirlerine yetmeye çalışıyorlardı karı koca.

Zaman zaman annemden izin isteyip beni yanlarına alıyorlardı, ya da ben “ Aşağıdaki babaanne ve büyük babaya gidebilir miyim anne?” diyerek izin alıyordum annemden.
- Ben doğmadan uzun yıllar önce vefat ettiklerinden, hiç tanıyamadığım babaannem ve büyük babamın yerine koyuvermiştim onları bir çırpıda.-

Evlerine gittiğimde, çocuk akımla ilk dikkatimi çeken, eski eşyalar ve temizlik kokusu olurdu. Bir de duvarda asılı duran, o zamanki gözlerime çok büyük gelen kocaman bir ut.

Büyük bir kitaplıkları vardı ve içinde ciltli kitaplar. “ Bunları istiyorum” dediğimde, “ Okula git, biraz büyü, okuma yazma öğren o zaman” derdi, büyükbaba yerine koyduğum yaşlı amca.
“ Babaanne” ise, reçelli ekmekler ve taze sıkılmış portakal suyu getirirdi her seferinde.

Sonrasında annemle şu konuşmalarına tanık olurdum: “ Aaa , içti mi portakal suyunu, bak ben evde içiremiyorum” .
“ Evet evet içti valla. Reçelli ekmek verdim, iki dilim de ondan yedi.”

Nasıl yemezdim o reçelli ekmekleri, baharda çilek reçeli, kışın ayva reçeli, kokusuna, tadına doyamadığım çeşit çeşit ev yapımı reçeller.
Bu yüzdendir, şimdi bile ev yapımı reçelleri, hazır reçellere tercih etmem.

Babam özellikle cumartesi günleri tatil olduğundan, beni alır Moda’daki çocuk parkına götürürdü, evden çıkınca o iki ihtiyar balkondan ya da pencereden bakar, bana sevgiyle el sallar “Çabuk gel ama, geç kalma” derlerdi.

İkisinin, çoğu kere de “Büyük Baba” nın yaptıkları şey, sokak dondurmacısından bana dondurma almaktı.
Dondurmacının sesini duyduklarında, özellikle “ büyükbaba” üşenmeden aşağıya iner, dondurma alırdı.
Kendilerine ama mutlaka bana.

Bu yaşlı ve kimsesi olmayan komşularımla ilişkimiz biz o apartmandan taşınana kadar devam etti.

Yeni evimiz, yeni başlangıçlarımıza sahne olmuştu. Benim için en önemli başlangıç, hayatımı bundan sonra kardeşimle paylaşacak olmamdı.

Yeni eve taşınırken annem ve babam sevinç içindeydiler.

Ben, içten içe üzülüyordum babaannem ve büyükbabam yerine koyduğum o güzel yürekli insanlardan ayrılmaktan.

Eşyalarımız apartmanın önündeki kamyona yüklendiğinde, vedalaşmak için annemle evlerine gittiğimizde, ikisi de göz yaşları içinde sarıldılar bana.
“Biz unutma olur mu?” dediler.
“ Tamam unutmam” dedim.
Unutmadım da.

Zaman zaman annem ya da babamın eşliğinde ziyaret ettim onları.

İlk okula başlarken, bu kez okul kıyafetlerimle gittim evlerine, ellerini öptüm ikisinin.
Saçlarımı okşadılar, gözleri dolu dolu.

Yalnız, bu sefer yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. “ Babaanne “ hastaydı.

Kısa bir süre sonra da öldüğünü öğrendim. Eski komşularımızla annem konuşurlarken duydum, benden sakladılar üzülmeyeyim diye. Oysa sakladıklarını sandılar sadece.

Kısa bir süre sonra “ büyükbaba” nın da ölüm haberi geldi. Dayanamamıştı hayat arkadaşının gidişine.

Kimseleri olmadığından, konu komşu cenazeyi kaldırmış, evlerine de öylece kilit vurmuşlardı.

Yeni taşındığımız ev, eski evimize çok yakın olmasına rağmen, uzun bir süre o sokaktan geçemedim.

İkisinin de ölümü üzerinden neredeyse beş yıl geçmişti, ilk okulu bitirmek üzereydim.

Evlerinin ne olduğunu merak ediyordum.

Onca yıldan sonra, kalbim o sokaktan geçmek istemese de, meraklı ayaklarım beni götürüverdi sokağa, meraklı gözlerim ise hemen onların oturduğu apartman katına takıldı.

Ev öylece duruyordu.

“ Babaanne” nin reçel ve temizlik kokan evi, o zamandan bu zamana kapalıydı.

Sakız gibi temiz olan tüller koyu gri bir renk almış, yavaş yavaş siyaha dönmeye başlamıştı.

Kitaplar, ut, eşyalar kimbilir ne hale gelmişti?

Gözümde yaşlarla uzaklaştım oradan.

Bir daha da o eve ne olduğunu, ne merak ettim, ne de kimseye sordum.

Bilmek istemedim.

Benim anılarımdaki haliyle kalması sanki daha iyi olacaktı.

Üzerinden otuz yıldan fazla zaman geçti ve ben çocukluğumun ilk komşularını hiç unutamadım.