KİTAPLIĞIMDAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KİTAPLIĞIMDAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2010 Pazartesi

BİR DE BAKTIM YOKSUN

61140

Çocukken çok sevdiğim diziler vardı benim.

Haftada bir yayınlandığı için gününü iple çekerdim.

Televizyonun tek, radyonun üç kanallı günlerine tanıklık ettiğimden kendimi hep şanslı bulmuşumdur nedense.

TRT 1 radyolarında yayınlanan Arkası Yarını hiç unutmadım, yayın saati her sabah saat 10:00 ‘du.

Annem sayesinde ben de tiryakisi olmuştum ama en çok Arkası Yarın bittikten sonra başlayan Okul Radyosu’ydu bende ayrıca tiryakilik yaratan.

Sabahçı olduğumda öğleden sonra 16:00’daki yayını, öğleci olduğumda sabah 11:00’deki yayınını mutlak izlerdim.

Yaşar vardı okul radyosunda hatırladığım, bir de Pınar.

Onların kim olduğunu çok merak ederdim, bir de gerçek adlarını.

Görünmez arkadaşlarım derdim onlara. Sanki aynı mahallede oturuyormuşuz da, okula falan birlikte gidiyormuşuz, sokağa çıkıp birlikte oyun oynuyormuşuz gibi hissederdim.

Selma Yeşilbağ, Meral Babacan, Sungun Babacan, Yeşim Kopan, Yekta Kopan sesleriyle can verirlerdi Okul Radyosu’nun kahramanlarına.

Sonra sevdiğim dizilerdeki kahramanlara da ses verdiler hep.

Şeker Kız Candy Selma Yeşilbağ’ın sesiyle hayat bulmuştu.
Kuzen Balki’yi, Şirinler’deki Güçlü’yü Yekta Kopan seslendirirdi.

Hay Allah, ne yazacaktım, nerelere geldim?

70’li 80’li yılları neden bu kadar çok özlüyorum acaba?
Konu açıldı mı, ne dilime ne klavyeme hakim olamıyorum.

Yekta Kopan’ın ayrıca yazar olduğunu yeni öğrendim ben.

Geçtiğimiz günlerde Yunus Nadi öykü ödülünü kazandı.

Öykü Kitabının adı Bir de baktım Yoksun.

Biraz internetten araştırdım, meğer ne kadar çok kitabı varmış sevgili Yekta Kopan’ın.

Çocukluk arkadaşlarımdan biri ödül almışcasına sevindim.

Hemen kitaplarını edinmeye başladım. Kitaplığımda O’nun kitaplarından oluşan bir köşe yapacağım.

Türk Edebiyatı’nın önemli yazarlarından biriyle aynı döneme tanıklık etmek gurur verici.

Yekta Kopan’ın başarılarının devamını dilerim, hem de tüm kalbimle…






Kitap Resmi : www.kitapturk.com

3 Temmuz 2009 Cuma

MARAZ

marazbAslı, en yakın arkadaşı ve aynı zamanda ilk sevgilisi Cenk’in ani ölümü ile sarsılmış ve cenaze töreninden sıkıntılı bir ruh hali ile evine dönmüştür.

Seyahatte olan eşi ile telefonda konuşmak O’nu biraz olsun rahatlatacaktır ya da Aslı öyle olduğunu düşünmektedir.
Oysa telefon konuşması sırasında tanık olduğu bir tesadüf, Aslı’nın hayatını bambaşka bir yöne çekecektir. Aslı için bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Bir yandan hayatına yeni yön vermek durumunda kalan Aslı diğer yandan yıllar sonra yaşadığı ülkeden dönüş yapan gizemli kız kardeşi, ünlü bir yazarın eşi olan yaşlı apartman komşusu ve onun torunu, Aslı’nın hiçbir zaman kopamadığı arkadaşları ile yaşadıkları okura bir solukta okunacak bir roman sunuyor.

* * * * * *

2006 Yılında yayınlandığında uzun süre listelerde kalan bir roman olmuştu Aşka Şeytan Karışır. O dönemde değil de neredeyse iki yıl kadar sonra okumuştum ve bir ilk roman olmasına ve tarzım olmamasına rağmen başarılı bulmuştum romanı. "Aşka Şeytan Karışır" ın referansı ile Hande Altaylı’nın Maraz adlı yeni romanını da hiç düşünmeden alıp, tatilde okumak üzere bavuluma koydum.

Maraz, bir kadının hikayesini ve bir kadının başına gelebilecek en zor durumları anlatıyor. Romanın çerçevesi kadın erkek ilişkileri üzerine kurulsa da, geri planda bireyin ya da bireylerin kendi çıkmaz sokaklarında yol bulma çabalarını gözlemlemek mümkün.

İç içe geçmiş insan hikayeleri ile birleşen, okura bu kadar da olur mu dedirten ve okuru yormadan bir solukta okunan bir roman Maraz.

27 Mart 2009 Cuma

KİTAP DELİSİ

9750b0a6b850ddf7Henüz ilk okula gitmiyorken, evimizin salonunun bir köşesinde bulunan kütüphanenin karşına geçer, cilt cilt sıralanmış kitapları izlerdim.

Bu;  çocuk aklımla bana değişik gelen bir duyguydu,  o kitapları okuma yazma bilmeyen halimle okumak istemem bir tür özlemdi. O zamanlar, bu duygunun içimdeki okuma tutkusu olduğunu henüz bilmiyordum.

Babam, ben okula başlamadan önce benim için bir sürü çocuk kitabı  da alıp koymuştu kütüphaneye. “ Okula başla bunların hepsi senin kızım derdi. “

Şimdi düşünüyorum da, bana kütüphanemizde duran bu kitaplar okuma alışkanlığı kazandırmış olabilir mi?

Çünkü ben okumayı söktüğüm günden beri bu yaşıma kadar, okuyorum, okuyorum, okuyorum.:)

Bununla ilgili ailede sıfatlarım vardır benim. “ Kitap kurdu”, “ Kitap delisi”,

“ Kitaplı Güzel” ilk aklıma gelenler. Ben en çok kendime “ kitap delisi” ni yakın bulmuşumdur.

Bunları yazma nedenim, dün aklıma düşen, bana okumayı sevdiren belli başlı  çocuk klasikleri oldu.

Liste çok uzun aslında ama içinden seçtiğim ilk on beş kitap şunlar :

1. Altın Masallar /  Altın Kitaplar Yayınevi’nin seriler halinde yayınladığı birbirinden güzel masallardı,
2. Kediler Kralı / Yazarını hatırlamıyorum, Milliyet Yayınları serisinden bir kitaptı,
3. Yonca Kız / Kemal Bilbaşar
4. Fadik / Gülten Dayıoğlu
5. Küçük Prens /Saint Exuperry
6. Gizli Bahçe/ F.H. Burnett
7. Küçük Kadınlar/ Luisa M. Alcott.
8.  Heidi/  Johanna Spyri
9. Oz Büyücüsü/ L. Frank Baum
10. 80 Günde Devrialem/ Jules Verne
11. Pal Sokağı Çocukları/ Frenc Molnar
12. Tom Sawyer/ Mark Twain
13. Peter Pan/ J.M.Barrie
14. Polyanna/ Eleanor H. Porter
15. Define Adası/ Robert Stevenson

Bunların içinde o dönemde mutlaka hepimizin okuduğu ortak kitaplar vardır.
Bunlar aynı zamanda bizi hayata hazırlayan, üzerimizde iz bırakan kitaplardı. 

Hangi şartlarda olursa olsun, bir çocuğa verilebilecek en anlamlı hediye, içinde bulunulan olanaklar ölçüsünde ona okuma alışkanlığı kazandırılmasıdır.

 

 

FOTOĞRAF : www.deviantart.com

24 Mart 2009 Salı

ELİF ŞAFAK AŞK

resim_20090301033912_12Kitaplar vardır, bir sonraki sayfada neler olduğunu merak ederek hızla okumaya çalışırsınız; öte yandan bitmesini istemediğiniz için okumaya korkarsınız.

Nedenini içten içe bilirsiniz; roman ya da  hikaye her ne ise, bittikten sonra sizin için  bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

1 Mart 2009 Pazar

ŞİİR BAHÇESİ

ecf417aaac417882861a00fa1535578eYıllar önce okuduğum bir kitabımı tekrar okumak istemeseydim eğer, belki de hiç karşılaşmayacaktık onunla.

Onu eski kitaplarımın arasında görünce, uzun zamandır görmediğim bir dosta rastlamışım gibi sevindim.

O da beni unutmamış, yıllar önce bir şehirden bir şehire eşyalarımın arasında gelmeyi başarmıştı demek.

Onu eski kitaplarımın arasında öylece dururken bulduğumda, boynunu bükmüş, unutulmuş, yine de hatırlanmayı bekler hali geçmişe götürdü beni.

Bir dönem, her koşulda yanımda taşıdığım, beğendiğim her şiiri hiç üşenmeden sayfalarına yazdığım, şiiri sevme ve çok beğendiğim şairlerle tanışma sebebim olmuş, şiir bahçem, şiir defterimdi o benim.

Hemen özlemle elime aldım. Sayfalarını karıştırmaya başladım çabucak.

Şimdi hatırlıyorum da üniversite sınavına hazırlanırken bile aman aralık vermeden ders çalıştığım dönemlerde, verdiğim kısacık molalarımda hep şiir bahçem vardı yanımda.

Şiir defteri dedimse, öyle pembe yaprakları olan, sayfalarının üzerinde kalpler, çiçekler olan bir defter de değildi. Aksine tek çizgili bir okul defteriydi, o kadar da iddiasızdı yani .

Sonrasında ne oldu da yazmayı bıraktım defterime? . . . Bilmiyorum.

Blog sayfalarında yazma yolculuğum sırasında şiiri sanki biraz ihmal mi ettim acaba?

Şiirin hepimizin hayatında önemli bir yere sahip olduğundan şüphe var mıdır?

Kim bilir hangimizin böyle şiir defterleri vardır? Hatta kendilerine ait şiirlerini yazdıkları defterleri.

Bu eski dosta rastlamak benim için çok iyi oldu.

Şimdi eski dostum ve kitaplığımın raflarında duran, sevdiğim şairlerin şiir kitapları baş ucu kitabım oluverdiler yeniden.

En azından gün biterken şiirle bitiyor artık.

Bu nedenle şiir bahçemden seçtiğim birkaç şiiri paylaşmak istedim:

********* *********

SENİ SAKLAYACAĞIM :

Seni saklayacağım inan,
Yazdıklarımda, çizdiklerimde,
Şarkılarımda, sözlerimde.
Sen kalacaksın kimse bilmeyecek
Ve kimseler görmeyecek seni,
Yaşayacaksın gözlerimde.
Sen göreceksin, duyacaksın
Parıldayan bir sevi sıcaklığı,
Uyuyacak, uyanacaksın.
Bakacaksın, benzemiyor
Gelen günler geçenlere,
Dalacaksın.
Bir seviyi anlamak
Bir yaşam harcamaktır,
Harcayacaksın.
Seni yaşayacağım, anlatılmaz,
Yaşayacağım gözlerimde;
Gözlerimde saklayacağım.
Bir gün, tam anlatmaya..
Bakacaksın,
Gözlerimi kapayacağım..
Anlayacaksın.
Özdemir Asaf
MÜFREZE

Seni unutmaya verdiğim savaşta
Mavi bir mayına bastım dün,
Elime sıkıştırdığın peygamber çiçeğini
Buldum aşk kitabının içinde
Sabaha karşı,
Bütün günahlarımı gökyüzüne sattım kelepir fiyatına
Sonra,
Frida’nın resmini astım baş ucuma,
Elinde firuze bir yüzük
Gözleri kanıyordu yüreğimin karasına
Seni unutmaya verdiğim savaşta
Yaralandım dün gece. . .

Not : “Müfreze” nin kime ait olduğunu not almamışım ve hatırlamıyorum. Bilen varsa, paylaşırsa çok sevinirim.

STRONSIUM 90
Acayipleşti havalar,
Bir güneş, bir yağmur, bir kar,
Atom bombası denemelerinden diyorlar.
Stronsium 90 yağıyormuş,
Ota, süte, ete,
Kapısını çaldığımız büyük hasrete.
Kendi kendimizle yarışmadayız gülüm,
Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz,
Ya dünyamıza inecek ölüm.
Nazım Hikmet Varşova/ Şvider 06.03.1958
AYRILIK SEVDAYA DAHİL

. . .

Telâşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
Gittikçe genişleyen yakılmış ot kokusu
Yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
Yansımalar tutmuş bütün sâhili
Çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
Öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
Çünkü ayrılık da sevdâya dahil çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili

...
ATTİLA İLHAN

*******

HAYAT

Hayat ne fazla gülmek, ne de yasa girmektir
Mevzuatı çiğnemek, tarihi devirmektir..
Dünyayı parmağının ucunda çevirmektir..
Yaşamak, yatağından seller gibi taşmaktır.

İnsan ki gelip geçer, dünyadan nefes gibi,
Ne büyük ıstıraptır yaşamak herkes gibi,
“Yükseksin” tatlı bir ses olamaz bu ses gibi
Yaşamak,, kartal gibi göklerde dolaşmaktır.

Hâlik ki mahlûktarf başka yarattı bizi
Zaman bir avuç toprak yapsa da cismimizi
Kainat hayretlerle anmalı ismimizi
Yaşamak, asırları bir hamlede aşmaktır.

SABAHATTİN ALİ

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Boleyn Kızı ve Kraliçe'nin Soytarısı

Mary Boleyn kraliyet sarayına geldiğinde 14 yaşındadır.
Bir anda Kral VIII. Henry’nin gözüne girmeyi başarır. Çok da büyük bir ilgi görür kraldan.

Bir yandan krala aşık olurken, diğer yandan kraliçe olmaya hazırlar kendini yavaş yavaş. Bu role iyiden iyiye kaptırır kendini.
Ancak an gelir, kralın kendisine olan ilgisi azalmaya başlar. Bu noktada yeni bir rakibi vardır artık. Çok yakından tanıdığı bu rakip, kız kardeşi Anne Boleyn’ den başkası değildir.

 

İçinde bulunduğu durumun karmaşık bir hal aldığını fark ettiğinde, genç kız kendi kaderini kendi yönlendirmeye başlayacaktır.

 

Boleyn Kızı Tarihi roman tutkunları için şahane bir roman olmuş.

 

Filmi de çekilen Boleyn Kızı 23 Mayıs 2008’de gösterime girmişti.

 

Ben filmini izlemedim, kitabın okuduğum için hayal kırıklığına uğramak istemedim çünkü.

 

Merak ediyorum benim gibi düşünen kaç kişi var?

 

* * * * * *
Veee işte aynı yazardan bir tarihi kitap daha ;

KRALİÇE’NİN SOYTARISI

 

Beş yüz yıl önce, İngiltere “Ortaçağ Karanlığı” nı henüz üzerinden atamamışken, kâfirlikle suçlanan insanlar acımasızca Engizisyon Mahkemeleri ile idam edilirken ve insanlık, güneşin dünyanın etrafında döndüğüne kendini inandırmışken, yaşadığı yüzyıldan iki yüzyıl sonrasına ait düşüncelere sahip olup; dünyanın güneşin etrafında döndüğünü bilen bir İspanyol Yahudisi kızın – Hannah- yolu günün birinde saraya düşer.

Herkesten farklı bir özelliği vardır genç kızın. “Geleceği görme yeteneği”.
Bu yetenek fark edildiği an İngiltere Kraliçesi Mary’ye “soytarılık” yapmak için saraya alınır.

 

Kadınsı duygularla dolup taşan ancak bir erkek görünümünde - oğlan kız -olan Hannah kısa süre içinde kendini Kraliçe Mary ve Prenses Elizabeth arasında ajanlık yaparken bulur.

Hayat bu şekilde akıp giderken; Hannah kimseye belli etmediği duygularla mücadele etmektedir.

Saraya girmesini sağlayan platonik aşkı Robert Dudley’e olan duyguları ve kendisi ile evlenmek isteyen Daniel arasında gelgitler yaşarken saray soytarılığına da devam eder.

Yaptığı, soytarılıktan çok bilgelik, yol göstermek ve biraz da ajanlıktır aslında. Bu karmaşa arasında kendi hayatını sorgulamaya başlar ve saraydan kurtulmanın yollarını arar.

Günün birinde bir yolunu bularak saraydan ayrılır. Bundan sonra sonra ise Hannah’ın asıl hikayesi başlayacaktır.

“Kraliçe’nin Soytarısı” hepimizin tanıdığı “Boleyn Kızı” yazarı Philippa Gregory’nin son romanı. Boleyn Kızı’nın devamı niteliğindeki romanda okur bu kez farklı kişiler arasındaki saray entrikalarına tanıklık ederken, yüzyıllar öncesine zamanda yolculuk yapıyor.

Aşk, tutku ve ihanetin iç içe geçtiği, okura kendini bir solukta okutan Kraliçe’nin Soytarısı’nı özellikle “Boleyn Kızı” tutkunları çok sevecek.

16 Ağustos 2008 Cumartesi

Bin Muhteşem Güneş

İki kadın düşünün.

Kaderleri aynı, çünkü üzerinde yaşadıkları topraklar ve bu topraklardaki bitmeyen kavga aynı.

Biri diğerinden sadece birkaç yıl önce doğmuş, annesinin deyimiyle “ harami” bir kız çocuğu.
Babasının annesinden başka eşleri ve bu eşlerden de pek çok çocuğu var.

Küçük kız, çocuk gözleriyle babasını çok severek, babasının kendisi ile ilgilenebilmesi için sıranın kendine gelmesini bekleyerek büyüyor, geleceği belirsiz.

Diğeri, aydın bir anne babanın, büyütürken zarar gelmesin diye gözlerinin içine baktığı akıllı mı akıllı, aklına koyduğunu yapmaktan çekinmeyen bir kız çocuğu. O diğer kadından yaklaşık on yıl kadar sonra gelmiş dünyaya, O’nun koşulları biraz daha farklı ve bu fark O’na kendisi fark etmese de şans getiriyor.

Yaşadıkları topraklar ikisi için de güzel ve önemli ama karışık.
Yıllar boyu özgür olma fırsatı verilmeyen bir ülkede devam ettiriyorlar hayatlarını.

Bu ülkede yabancı ülkelerin işgali var, işgalden kurtulalım derken karanlığın içine hızla sürüklenen bir toplum var. Cehalet var, acı var, savaş ve gözyaşı var. Kadınların hiç şansı yok. Susmak zorundalar. Ezilmeye mahkumlar. "İstenmeyen bir suç işlediklerinde" en ağır ceza “ recm” ile karşı karşıyalar.

Kavganın bitmediği bu ülkenin adı Afganistan.

Her şeye rağmen yaşama savaşı veren, her acıya kendince göğüs germeye çalışan iki kadın ve iki kadının kesişen hayatları. Aralarında başlayan kendilerinin bile inanamadığı mükemmel bir dostluk ve her şeye rağmen vatan topraklarına duyulan özlem.

“ Bin Muhteşem Güneş “ Afgan yazar Halit Hüseyni’nin "Uçurtma Avcısı" romanından sonra yayınladığı yeni romanı.

Bu yaz okuduğum kitaplar içerisinde etkisinden uzun süre kurtulamadığım bir roman.

Romandan etkilenme nedenimi bilemedim ben.

Kadın olduğum için mi?

Ülkemi çok sevdiğim için mi?

Laik Türkiye Cumhuriyeti’ nde doğup büyüdüğüm için mi?

Bilemedim.
Bin Muhteşem Güneş mutlaka okunmalı.

26 Haziran 2008 Perşembe

Yarım Kalan Aşk ya da aşkın gücü

Ne yazarı tanıyordum, ne de kitabın adını daha önceden duymuştum.

Yıllar önce, kitap raflarından rast gele çekip almıştım okumak için.

Arka kapaktaki tanıtım yazısı ilginçti.

Yazarın adına baktım hemen; “ Marc Levy”.
Kitabın adı; “ Keşke Gerçek Olsa”.

Bir solukta okutmuştu kendini.

Değişik, okuru en başından içine çeken bir kurgusu vardı:

“ Lauren başarılı bir doktordur.

Geçirdiği trafik kazası sonucu bitkisel hayata girmiş ve çalıştığı hastaneye yatırılmıştır.

Bedeni hastanede yaşam mücadelesi vermekteyken, üstelik doktoru ve annesi durumun kötüye gidişinden ötürü otenazi yapılmasını isterken, Lauren’ın ruhu bedenini hastanede bırakıp, kaza geçirmeden önce yaşadığı ve çok sevdiği evine geri döner.
Oysa evin sahibi değişmiştir. Ev artık Arthur adlı bir mimara aittir.

Masal tadında devam eden romanda, ilerleyen sayfalar içinde Lauren’ın ruhu ile Arthur evin içinde birlikte yaşamaya başlarlar, doğal sonuç olarak Lauren’ın ruhu ile Arthur arasında bir yakınlık doğar, bu yakınlık aşka dönüşüverir.

Arthur Lauren’in hayatta kalması için elinden gelen her şeyi yapar, romanın sonuna doğru, Arthur çabalarının sonucunu alır ve Lauren verdiği yaşam mücadelesinden galip çıkar.

Görünürde aşk kazanmıştır, Arthur, aşkının gücü sayesinde Lauren’ın hayatını kurtarmıştır ancak romanın finalinde Arthur’u çok farklı ve hiç beklemediği bir sürpriz beklemektedir.

Lauren’ın ruhu bedeniyle buluşunca Arthur’u hatırlamaz.”

*****

Roman eski olduğu için ve sonrasında filmi de çekildiği için, klavyeme hakim olamadım romanı anlatıverdim, zaten asıl tanıtmak istediğim “ Keşke Gerçek Olsa” ya bağlı bir başka roman.

Geçtiğimiz günlerde Can Yayınları Marc Levy’nin yeni romanı “ Sizi Tekrar Görmek” i okurlarla buluşturdu.

Roman “Keşke Gerçek Olsa”nın devamı.

Keşke Gerçek Olsa’yı beğeni ile okuyanlar ya da filmini izleyenler, yazarın yeni romanını da aynı heyecanla okuyacaklar.
Romanı fazla anlatmadan minik bir ip ucu verelim. “Keşke Gerçek Olsa” da bu sefer roller tersine dönüyor. Okur, tersine dönen rolleri ile kahramanların mücadelesine tanık olurken diğer yandan aşkın gücünü de sorguluyor.

Marc Levy’nin okurun alıştığı üslubuyla, romanın tadını kaçırmadan, sayfalar içine biraz da aşk, entrika ve gizem serpiştirerek kurguladığı yeni romanı da en az eskisi kadar güzel.

Aşka dair yazılan romanlar içinde, sıkılmadan sadece kısacık, hafta sonunda okuyup bitirilebilecek hafif bir roman “ Sizi Tekrar Görmek”.

O hafta sonu canımız sıcaktan evden çıkmak istemiyorsa, ya da serinlemek için kendimizi deniz kenarına atmışsak, güneş ve deniz tatilimize eşlik ediyorsa bu roman okurlara çok iyi gelecek.

Meraklısı için bir de hatırlatma yapmak, isterim; Marc Levy geçtiğimiz aylarda Türkiye’deydi.

Marc Levy kökleri Türkiye’ye uzanan bir yazar.

Bildiğim kadarıyla dedesi Türk. Geçtiğimiz aylarda önce İzmir ardından da İstanbul yazarı konuk etti.